temel tarafından yazılmış tüm yazılar

II. KASABAMIZ ÇEPNİ

Emsalettin Temel

II. Bölüm

İçindekiler:
Çepni Kasabasının Tarihi
– M.Ö. 2000, Hititlerin (Etiler) İlk Yerleşim Yerler
– Kapedokya Krallığı Dönemi ( MÖ. 332 – 1082)
– Tıhrazın Dere Mevkii
– Yeni Dönem, 1071
– Göçebe Dünyası
Günümüzde Çepni Kasabası
– İlk Yerleşikler
– Çepniler’in Kasabaya Yerleşim Süreci ve Eski Yerleşim Yerleri
İdari Yapısı
– Muhtarlık – Muhtarlar
– Belediye Başkanları
Nüfus
Kasabada Eğitim
Kasabada Güzel Sanatlar ve Edebiyat
Kasabanın Ekonomik Konumu
– Yaylalar – Hayvancılık
– Çepni Gücü Yem Sanayi
– Süt – Peynir İşletmesi
– Aie Girişimciliği – Değirmencilik
– Hamamlar
Kasabada Sosyal Yaşam
Kasabanın Aile Yapısı
– Kasabada Düğün
– Giyim Tarzı
– Kasabada Yerleşik Sülaleler
Çepni’den Göçler
– Yurt İçi Göçler
– Yurt Dışı Göçler
İnanç Dünyası
– Kasabada Sunnilik
– Kasabada Alevilik
– Camii
– Kilise
Kasabada Mimari Yapı
Dünden Bugüne İnsan Manzaraları
Deyimlerimiz, Lakaplar, Şivemiz…

Çepni Kasabasının  Tarihi ve Coğrafi Konumu

Çepni’nin Türkiye coğrafyasındaki yeri

Çepni’nin genel yerleşim görünümü.

Çepni Kasabasının Tarihi

Çalışmamızın bu bölümünde, bütünün bir parçası olarak Sivas / Çepni Kasabasının tarihini; elimizdeki bilgi ve bulgularla incelemeye çalışacağız .

Anadolu’da  Çepniler üzerinda yapılan tarihi araştırmalar, çalışmalar; Karadeniz Bölgesinde ve Balıkesir yöresinde – Ege Bölgesi-  yaşayan Çepnileri kapsamaktadır.

Her ne kadar Anadolu Çepnileri mezhepsel farklılıklar göstersede, gelenek – görenek ve dil – lehçe benzerliklerini, ortak kültür değerlerini korumuşlardır.

Kasabamız Çepni’de bu benzerliklerin yanısıra daha değişik, kendine has  özeliklerinde olması kendisini birazda olsa farklı kılmaktadır. Bunun sebebide kendilerine yeni bir yurt tutmaları değil, yerleşik düzene geçmiş başka kültürün ve değerlerin yaşandığı bir beldeyle integre olup,  yüzyıllardır birlikte yaşamış olmalarıdır.

Biz burada bu farklılıklarla beraber kasabamız Çepni hakkında kısa bir bilgilendirme yapacağız.

Aşağıda da görüleceği gibi Çepniler Oğuzların 24 Boyundan biridir.


”Çepniler’in adı, diğer Oğuz boylarınki gibi, ilk defa olarak büyük Türk bilgini Kaşgarlı Mahmud’un 11. yüzyılda yazdığı Divânu Lügati’t-Türk  ( Türk Lehçeleri Sözlüğü) adlı eserinde geçmektedir. Büyük alimimiz Kaşgarlı adı geçen eserinde Çepni boyunu 21. sırada zikretmiş ve damgasının şeklinide vermiştir.” (Prof. Dr. Faruk Sümer, Çepniler.)
”Çepn’nin manasına gelince, Kaşgarlı Oğuz boylarının taşıdıkları isimlerin manaları hakkında bilgi vermiyor, Reşideddin’e göre ise Çepni, ”nerede yağı (düşman) görürse hemen savaşır” demekdir. ( a.g.e. Syf.8)

(Tahrir defteri, Osmanlı Devletinde vergi işleriyle uğraşanların, toprak sahiplerinin kaydedildiği ‘’ 1312 yılında Endülüslü alim Ebu Hayyan tarafından Türkçe hakkında Kahire’de yazılmış ” Kitabul-idrak li-lisanil-Etrak” adlı eserde Çepniler’in adı geçiyor. Ebu Hayyan Çepniler’i bir Türk boyu olarak tanıtıyor. Bu kayıt Çepniler’in önemli bir başarı elde ederek adlarını Mısır’a kadar duyurmuş olduklarını gösterir. ”

”Tahrir defterlerinde Çepniler’e ait 43 yer adı görebildik. Bunlara göre Çepniler 24 boy arasında dokuzuncu sırada yer almaktadır” (a.g.e.)

(Tahrir defteri, Osmanlı Devletinde vergi işleriyle uğraşanların, toprak sahiplerinin kaydedildiği bir defterdir. Fatih Sultan Mehmet’ten itibaren uygulanmıştır. Fethedilen bölgenin ve bölgede yaşayanlar da bu deftere kaydedilir. Ayrıca nüfus sayımında tahrir defterleri çok önemlidir. )E.T.

Çepni’nin genel görünüşü

Kasabamız Çepnilerinin tarihi üzerinde günümüze kadar genel anlamda birkaç araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar genel olarak Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan Çepni Boyu’nun tarihsel serüveninin bir parçası olarak görülmüştür. Fakat, kasabanın demografik yapısı (etniksel ve dinsel açıdan ) göz önünde tutulursa, kasabamız Çepnilerinin diğerlerinden ayrı bir sosyalleşme süreci geçirdiğini görebiliriz.
Göçler sürecinde bizim Çepnilerin hangi ana göç kolundan ayrılıp, hangi sosyal, kültürel, etniksel karışımlardan geçerek buraya geldiğini ve yerleştiğini kesin olarak bilemiyoruz.
Dolayısıyla, burada bizim yapacağımız genel bir tesbit olacaktır.
Elimizde var olan kısıtlı kanıtlarla, daha ağırlıklı olan sözel aktarımlara (rivayetler) bakarak, genel bir tesbit yapma denemeside diyebiliriz buna.
Bizler veya dedelerimiz diyelim, bu topraklara çok uzaklardan, farklı bölgelerden ve kültürlerden geldiler.
Onlar gelmeden önce buralarda yerleşik hayat sürdüren topluluklar vardı.
Yani günümüzde Çepni, sosyal yapısıyla Anadolu’nun genel karekterisik özelliğini yansıtır.
Yerleşim olarak; insanlık tarihinin en büyük nüfus ve kültür değişimlerinin, karışımlarının merkezi olmak özelliğini taşıyan Anadolu coğrafyasının tam ortasındayız.
Doğudan batıya, batıdan doğuya her kavmin, halkların geçtiği; bir kısmının konaklayıp kendine has yaşam tarzı, kültür ve medeniyet geliştirdiği toprakların tam ortasındayız.
Bunun için Anadolu’nun genel karekteristik yapısını Çepni’de görmekteyiz.
Bugün her bastığımız yerde, görebilsek; sayısız ayak izleri, duyabilsek; sevinçler, üzüntüler, kahkahalar, ağıtlar… böyle bir toprak, böyle bir yurt burası.
Yalnız kasabamız Çepni’nin değil, bugün  Anadolu’nun değişik bölgelerinde yerleşik hayata geçmiş konar – göçerlerin geçmişini gerçeğe en yakın şekilde ortaya koyabilmemiz için bu topraklar üzerinde yaşamış olan halkların, sosyal yapılarından, konaklama sürelerine kadar birçok unsuru beraber değerlendirmemiz gerekir. Avrupa ve Asya Tarihine baktığımız zaman en çok sosyal değişimin ve etkileşimin olduğu coğrafi bölgenin Anadolu olduğu görülür. Bu özelliği iki dünyayı birbirine bağlayan köprü olmasındandır. Bu sebeplerden dolayı şunu diyebiliriz. Hiçbir zaman, Anadolu’da yaşayan sosyal guruplar, devletler kendi tarihsel ve öz kültürlerini koruyamamış, yaşatamamıştı. Bir önceki yaşanmış bu değer ve kültürlerle entegre olarak kültürel sentezleme diyebileceğimiz eskininde izlerini taşıyan yeni bir kültür oluşturmuştur. Günümüz Türkiye’si de böyle değil midir? Anadolu kültürü dediğimiz, orta Asya’da yaşanan kültür değil; yüz yıllardır bu topraklarda yaşamış kültürlerin sentezidir.
Genel olarak Anadolu tarihi üzerinde yapılacak sosyal tarih araştırmalarında kesin hüküm ve yargıya varmak mümkün olmadığı için, Türklerin Anadolu’daki yerleşme süreçleri, yerleşme yerleri, kültürel ve sosyal değişimleri ile teşkilat yapıları gibi Türk tarihi için temel konuların, yeni bulgular ışığında tekrar ortaya konma ihtiyacı bulunmaktadır (1)
Bu çerçevede günümüzde, Çepni Kasabasının kültürel ve inanç yapısını değerlendirdiğimiz zaman karşılaşacağımız manzarada aynısıdır.
Çepni Kasabasının günümüz  kültürü; gelenek ve görenekleri, deyişleri, yaşam tarzı da bir sentezdir. Bütün bu birikimleri, farklılıkları yüzyıllara dayanan bir entegre sonunda sentezlemiş ve kendi yaşam tarzını oluşturmuştur. Yani farklılıkları dışlamamış, içselleştirebilmiştir. Çevre yerleşim yerlerinden, farklı olmasının nedeni de budur.

      1. M.Ö. 2000, Hititlerin (Etiler) İlk Yerleşim Yerleri

M.Ö. 2000 yıllarda Hititlerin Kızılırmak iç havzasına yerleştiklerini görürüz.
Hititler Anadolu’ya Kafkasya üzerinden gelmiş ve büyük bir kültür oluşturmuşlardır.
Anadolu’nun en önemli yerleşik devletlerinden biride Hitit devletidir. Başkenti günümüzdeki Boğazköy, o zamanki adı ile Hattuşaş.
Hitit uygarlığının beldemizde de ayak izleri olduğu varsayımı ile kısa olarak üzerinde durmak istiyoruz.
Hititler Anadolu’da yaklaşık 1300 yıl hüküm sürmüştür. Bunun elbette sosyal ve siyasal sebepleri vardır. Kitaplarda bizlere demokrasinin anavatanı eski Yunan site devletleri, özelliklede Atina Uygarlığı (M.Ö.500) olarak öğretildi. Oysa ki, Atina’dan 1500 yıl önce Anadolu’da Hitit Devleti demokrasinin temellerini atmıştır. ‘’Pankuş’’ dedikleri halk meclislerini kurmuşlar. Kralların seçimlerinden alda; ne yapabilecekleri veya yapamayacakları yani yetkileri bu meclislerde belirlenmiş. Kendi yazı stillerini geliştirmişler. Medeni kanunlar tarihinde evliliklerde ilk nikah bu dönemde yapılmaya başlanmıştır.  En önemlisi ise; köleler mülkiyet sahibi olabilmekteydiler. İsterlerse bedellerini ödeyerek özgür breyde olabiliyordu. Özgür brey olarak istedikleri kadınla evlenebilirlerdi. Yine ilk miras – veraset yasasıda Hititler’de uygulanmaya başladı.  Devlete ve krala karşı isyanın cezası ölümdü ama cezalar günümüzde olduğu gibi paraya -fidyeye çevrilebiliyordu.
Sonuç olarak bugün demokratik haklar, demokrasinin kuralları dediğimiz birçok uygulamanın anavatanı Yunanistan ve eski Yunan Siteleri değil; Anadolu ve Hitit Devleti’dir. Bu yanlışların, en azından kendi tarihi kitaplarımızda düzeltilmesi ve çocuklarımıza doğru bilgilerin öğretilmesi gerekir.
Anadolu’da yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalar genişletildikçe tarih yeniden yazılıyor. Son yılların en önemli kazılarının yapıldığı Göbeklitepe’de bulunanlar bölgede M.Ö. 8- 10 bin yıl önceleri yerleşik hayatta yaşamın olduğunu gösterdi. Anadolu’nun coğrafi ve stratejik konumu yalnız günümüzün siyasi ve askeri tarihinin ilgisini çekmemiş bin yıllar önceside bu konumun önemini bilen toplumlar olmuştur. Bu toplumların kaderlerini belirleyen en önemli unsur, kendilerine has değerlerden öte; Anadolu’nun Asya ve Avrupa kıtaları, kültür ve medeniyetleri arasındaki jeopolitik konumudur.
Doğudan batıya, yalnızca toprak üstü kalıntılara baksak bile; Anadolu’da halkların geçici değil bilakis kalıcı bir yaşam sürdürdükleri görülür. Halklar bu topraklarda yaşamış, toprağın bir parçası olmuş ve kendi sosyal, dini, mimari kültürünü kurmuş, geliştirmiştir. İşte Anadolu medeniyeti dediğimiz de; bütün bu değerlrin toplamıdır. Hasankeyf’te; genel olarak Mezepotamya’da, Ege’de, Kapadokya’da nasıl yaşanmışsa bizim Çepni’de de öyle yaşanmıştır. Her biri bütünün birer parçasıdır.

Hitit Devleti haritası

Kasabamızla Hititler’in ilişkisine gelince, bugün kayalıklardaki eski yerleşim bölgelerinin ilk konukları veya yerleşikleri Hititler dönemi halkları diyebiliriz.
Özellikle Kınalı Kapı çevresi ve arka, batı cephesi incelendiğinde oymaların ve kaya dış cephelerinin, geniş yüzeyli ve çırpma şeklinde olduğu görülür. Bu da buraların saldırılara karşı bir savunma mevzi veya sığınma mekânı olarak kullanılmasının yanısıra, gerçek anlamda bir yerleşim alanı olduğunu da gösterir.
Yukarda ifade ettiğimiz gibi çevremizle ilgili tarihi geçmişi, günümüzdeki arkeolojik kalıntılarla olası bir varsayım çerçevesinde ortaya koyabiliyoruz.
Günümüze kadar gelmiş bu kalıntıları, tarihi derinliklerde olan kültürleri, uygarlıkları, yaşam şartlarını, savaşlar ve elimizde ulaşabildiğimiz yazılı kaynakları tarayarak karşılaştırmalı analiz çerçevesinde ‘’böyle olabilir ‘‘ diyoruz.
Elimizde ne yazık ki, kesin, doğruluğundan şüphe duyamayacağımız yazılı, maddi bir delil yok. Bunun için okuyucularımızın bunu bilmesi gerekir.
Zaman olur çevremizde, Göbeklitepe gibi bir arkeolojik mucize bulunursa; bilgilerimizi, ezberlerimizi yeni baştan değerlendiririz.
Elbette bu çabayı, genelden çok kendi bilim adamlarımız gösterecektir.
Üzlerek belirtelim ki, bugüne kadar beldemizde ciddi bir arkeolojik çalışma yapılmamıştır. Gelecekte bu çalışmaların yapılacağı inancını taşıyoruz.

Kınalı kapı

Kınalı kapı

Kayalara oyulmuş ”su sarnıçları”

Bu sarnıçlar üst düzlüğe kayalar oyularak yapılmıştır. Burada yaşayan yerleşikler, su ihtiyaçlarını kayaları oyarak yaptıkları sarnıçlarda biriken sulardan karşılamışlardır. İlk yerleşim bölgesi olarak buranın seçilmiş olması tesadüf değildir. Buradan Kızılırmak deltası sağlı ve sollu olarak gözlenebilmektedir. Geniş bir alanın gözlenebilmesinden dolayı burası; olası saldırılara karşı gözlem ve savunma kalesi olarakta değerlendirilmiş olabilir.

Ayrıca bu kayaların muhtelif yerlerinde, yukardakilerden farklı olarak uç uca veya yan yana oymalarda var. Bunlar su sarnıcı olabileceği gibi mezarda olabilir. Yine dikkat çeken bir husus; hiç birinde taş kapak yok; çevrede de kapak olma ihtimali olabilecek taş kütleside bulunmamaktadır. Dikkat edilirse oyukların ağız kısımlarında kapağın (bir ihtimal ağaç) yerleştirilmesi için karşılıklı oyma yuvalar var.Bunlar bu oymaların su sarnıcı olarak yapıldığı ve kullanıldığı varsayımını güçlendirmektedir. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ve çağlarda yaşamış her toplum, değişik mezar ve su toplama sarnıçları yaptığından ve bunların çoğuda birbirlerine benzediğinden işlevini ayırmak mümkün olmamaktadır.

Kapedokya Krallığı Dönemi ( MÖ. 332 – 1082)

Anadolu tarihinde; Kapadokya Krallığı dönemi, bunu takiben arkasından gelen Doğu Roma İmparatorluğu dönemi, Selçuklu Devleti ve Moğol istilaları dahil edilirse; en vahşi savaş ve acıların yaşandığı dönemlerdir.
Roma askerlerinin Anadolu içlerine yaptıkları akınlarda yerli ahali büyük kayıplar vermişlerdir.
Burada bu döneme vurgu yapmamızın nedeni beldemizinde o süreçten etkilenmiş olmasıdır.
Anna Komnena (1083 – 1154, İstanbul (Bizans) ) Anadolu’da Roma (Bizans) askerlerinin yerleşik halka neler yaptıklarını anlatır.
”… Yeni doğmuş bebekler kaynar kazanlara atılmış, bir çoğu katledilmiş, geri kalanlarda tutsak edilmişti. Sağ kalanlar siyahlar giyerek matem tutmuşlardı. Mağdurlar, Türkler’in yayıldığı ülkenin her yanını iç parçalayıcı feryatlarla dolaştılar ve maruz kaldıkları zulmü amlattılar…     ”(Selçuklu Göçerlerin Dünyası, M. Said Polat)
İşte, Doğu Romalı’ların bu saldırılarından korunmak isteyen halk, kendilerinin güvenliğini sağlayacak vadi ve yamaç kayalıklarda oyma mekanlar; yeraltı şehirleri, kaya tapınakları yapmışlardır. Saldırı anlarında buralara yerleşmiş, kendilerini korumuşlardır.
Bugün Kapadokya’daki mağra yerleşim yerleri bu amaçla yapılmıştır.
Aynı şekilde Hıristiyanlığın Anadolu’da  Kayseri merkezli yayılmaya başlamasınında bu sürece etkisini belirtmeliyiz. Kayseri pikoposu Aziz Basil  ve kardeşlerinin Göreme, Kayseri ve çevresindeki manastır – misyoner faaliyetleri Pagan (çok tanrılı din ) Roma İmparatorluğunun saldırılarına dinsel boyutta kazandırmıştır. Göreme ve Kayseri deki kayalara oyulmuş manastır – ibadet evlerinin varlığı (Kayseri, Soğanlı Vadisindeki yerleşim yeri ve kaya tapınakları – kiliseleri ) bu sebeptendir. Yerleşim yerlerini gizledikleri gibi manastırlarınıda gizlemişlerdir .
Roma’nın Anadolu’da ki hıristiyan yapılnmasına karşı yürüttüğü bu acımasız saldırı ve katliamlar, 313 Milano Fermanına  kadar devam etmiştir. 379 yılnda  Roma hıristiyanlığı resmi din olarak kabul eder ve bu seferde eski dini paganizme karşı savaş açar. yapmış.
Eğer kasabamız çevresine bakarsak, Göreme gibi aynı mağra yerleşim yerlerini görürüz.
Özellikle Tıhrazın Dere’deki mağraların yapım şekli, birbirleri ile bağlantıları ve gözetleme yerleri, bize, kasabamızın ilk yerleşiklerinin  Roma saldırılarına karşı, Kapodakya halkı gibi önlemler aldığını gösterir.
Kısacası bölgemiz yüzyıllardır saldırıların, katliamların merkezi olmuş ve halk yaşamak, korunmak için kayaları delmiş, yeraltı şehirleri ve kaya tapınakları  inşaa etmiştir.
Aşağıda göreceğiniz oyma yerleşim yerleri günümüzde Kapadokya bölgesi yerleşim yerlerine benzemektedir.

Tıhrazın Dere Mevkii Oyma Yerleşim Mekanları

Tıhrazın Dere Mevki

Yerleşim odalarının birbirleriyle bağlantısını sağlayan tünel geçişler.

Inkışla Tarafındaki Yerleşim Alanı

Tıhrazın Dere yerleşim alanının Inkışla tarafında  kaya yüzey ve içlerine değil, yüzeyin altlarına yapılmış oyma odalar mevcut.Bu bölge yüzeyde olduğu için fazla bozulmamış. Yalnız rüzgar ve yağmur sularıyla aydınlatma bacalarından inen toprak, odaları doldurmuş. Burada yapılacak özenli bir çalışma ile çok değerli ve tarihe ışık tutacak arkeolojik veriler ortaya çıkabilir. Yine bu alanda dikkati çeken bir diğer husus, oymaların Tıhrazın Dere’deki gibi gelişi güzel değil, daha mimari diyebileceğimiz oval, köşeli ve düz yontmalar şeklinde yapılmış olmasıdır.

Tıhrazın Dere'sinin Inkışla tarafındaki yerleşim yerleri.

Yeni Dönem
Her ne kadar kitabi tarih Anadolu’ya Türklerin gelişini 1071 olarak alsada, bu ortalama bir tarih belirlemek amacı ile yapılmıştır. Çünkü, Türkmen / Yörük göçerlerin daha önceleri Anadolu’nun ortalarına kadar geldikleri, yerleşik halkla ticaret yaptıkları bilinmektedir.
Bu özünde ”hakimiyet – işgal ”taşımayan bir ilişkidir. Ticari amaçlı git – geldir.
Adına  ”Yeni Dönem ” dememizin nedeni ise; 11. yüzyıldan itibaren Anadolu topraklarında demografik yapının  yeni bir değişim sürecine girmiş olmasından dolayıdır.
Nüfus çoğunluğu Rum ve Ermeni olan; yani Hıristiyan nüfusun çoğunlukta olduğu Anadolu, 1048 Pasinler, 1071 Malazgirt ve 1176 Miryokefalon savaşlarıyla tamamen Türk hakimiyetine geçmeye başlamıştır ve doğal olarak demografik yapınında değişimi hızlanmıştır.
Bu değişim, büyük yerleşim merkezlerinden daha çok  Çepni gibi küçük yerleşim beldelerinde kendini göstermiştir. Çünkü Türkmen göçerler genelde hayvancılıkla  uğraştıkları için, büyük merkezleri değil küçük yerleşim birimlerini tercih etmişlerdir.(Çizim: Çepni çevresi yerleşim yerleri ve adları. )
Dolayısıyle, genelde Anadolunun, özelde Çepni’nin sosyolojik yapısı ve tarihi süreci konusunda sağlıklı analiz için ” Göç – Göçebelik ” olayını iyi anlamamız gerekmektedir.
Selçukluların Anadoluya girişleriyle başlayan yeni süreç -dönem, Kayseri merkezli Eretna Devleti ( 1344 – 1380 ) ve arkasından Sivas merkezli Kadı Burhaneddin Ahmed Devleti ( 1381 – 1398 ), bu devletin de Yıldırım Beyazit tarafından yıkılmasıyla başlayan Osmanlı döneminin, Orta Anadoluda ki yapılanmaya etkisi çok önemlidir.

 Göçebe dünyası
Yukarda da ifade ettiğimiz gibi Türklerin Anadolu’ya yerleşme süreçlerini anlamamız için, göç ve göçebe olayının kendine has sosyolojik – psikolojik  yapısını bilmemiz gerekir.
Tarih, yazmak hem zor, hemde tartışmaya en açık bir çalışmadır. Zordur, çünkü olaylar durmuyor, zamanla sınırlı değil. Devamla yeni oluşum ve gelişmeler ekleniyor.
Burada tartışma ve eleştirileri olumsuz anlamda asgariye indirmek veya olumlu anlamda yeni açılımlara, yorumlara ışık tutacak düzeye çıkartmak için; değerlendirmelerin, analizlerin kabullenilebilir seviyede; kanıtsal unsurlar üzerinden yapılması önemlidir.
Kanıtsal temelleri sağlam olan tarih fenomenlerinin belirleyici ve gelecek kuşaklara öğretici etkisi daima olumlu olacaktır.
Elbeteki olayların oluş – oluşum süreci anındaki toplumsal algılamalar, hassasiyetler önemlidir. Hatta kullanılan dilin dahi  bu anlatımları şekillendirdiği yatsınamaz. Sonraki zamanlarda  aynı olaylar, bu sefer belki aynı mekanda fakat değişmiş sosyal, kültürel kazanımlar ışığında değerlendirilecektir.
Bir olay ve bu olayın  değişik zamanlarda, birden fazla farklı yorumları bundandır. Yani, tarihçiler bir noktada değerlendirmelerinde, anlatımlarında ve analizlerinde subjektiftir. Bu da tarihçilerin işinin ne kadar zor olduğunu gösterir.
Bir diğer tarih yazmak olgusuna gelince, bu da kalıtsal temelleri bulunmayan olayların tarihidir.
Bugün azınmayacak kadar çok kanıtsal realitelerden yoksun tarih yazıtlarını görmek mümkündür.
Sırası gelmişken burada bir tesbiti yaparak, alışılmışın dışında bir kavram düzeltmesinide yapalım.
Kalıtsal temeli olmayan anlatımlara ”tarih” yerine ‘‘hikaye” veya ”toplumsal hikaye” dememiz daha doğru olur.
Misal: ……….dede korkut, aslı ile kerem……v.s.
İşte, Anadolu’nun dünden bugüne gelen sürecinde, hem kalıtsal anlatımlar var, hem de kalıtsallıktan uzak, bazan mekanı dahi belli olmayan zafer veya yenilgi, acı veya sevinç içeren hikayeleri var.
Genelde de, Türk kökenli göçerlerin Anadolu maceraları kanıtsal değil, şifahidir. Yani rivayetlere dayanır.
Anadolu’ya gelen, adına ”Yörük”, ”Türkmen” dediğimiz, esasta aynı olan fakat değişik adlandırılan toplulukların da bir yazılı yani kanıtsal tarihleri yok, şifahi yani rivayete dayanan hikayeleri vardır.
Peki neden göçebelerin yazılı, kanıtsal kaynakları yoktur ?
Adı üzerinde göçebe, göçer – konar. Devamlı hareket halindedirler. Bu hareketlilik, uğraşlarına, arayışlarına parelel olarak yön değiştirir. Hayvancılıkla uğraşanlar, daha iyi otlak bulmak için hareket halindedirler.
Yine kendilerini savunmak durumundadırlar. En iyi savunma ortamını sağlayacak mekan bulmak için hareket halindedirler.
Bu hareketlilik ve devamlı yer değiştirmeler süreci elbette bazılarının dağılmasınıda getirmiştir ve birliktelikler ayrışmıştır. Bütünden ayrılan her kol, göç sürecinde kendi kaderlerini kendileri tain etmek zorunda kalmışlardır. Güçlü olanlar, yani iyi savaşanlar ayakta kalmış diğerleri ya yok olmuş ya da güçlülere tabi olarak önceki kimliklerini kaybetmişlerdir.
Göçebelerin on yıllar, yüz yıllar süren bütün  bu yaşanmışlıkları, maceraları, hikayeleri, destanları ozanları tarafından kuşaktan kuşağa sözel olarak aktarılmıştır.
Sonuç olarak şunun altını çizmeliyiz; Yaşananlar dilden yazıya dökülmedikçe kaybolup gider. Bu sözel aktarımlar dilden yazıya geçemediği için, göçebe toplulukların gerçek tarihleri  ve geçmişleri hakkında bilgi bulmak bir hayli güçtür.
Sosyolojik olarak göçün bittiği yerde sözlü tarih biter yazılı tarih başlar. Yani, yerleşik hayata geçiş demek yazılı -kitabi tarihin başlaması demektir. Türk – Türkmen göçerlerin,  Anadoluya kadar ve Anadolu içerisinde yerleşik hayata geçmelerinin uzaması yazılı tarihe geçilmesinide etkilemiştir. Bir kaç istinai durumlar (el yazması kitaplar) dışında toplumumuzun kitap olarak yazılı tarihe geçmesi ancak 1728 den itibaren olmuştur. Geçikmesinde dinin de bir etken olduğunu vurgulamak gerekir.
Burada konu ile ilgili en çarpıcı ve gerçekçi tesbiti Sayın Prof. İlber Ortaylı yapmaktadır:
 ”Bizim kültürümüzde insanların tek başına yaşama alışkanlığı yok. Beraber okuyoruz, beraber tartışıyoruz. Osmanlı Dönemi’nde mesela İsmail Saib Efendi’nin, Beyazıt Kütüphanesi’ndeki seminerleri ki, ulema meclislerinin en üst düzeyidir, buna en tipik örnektir. O dönemde Osmanlı’da bilinenin aksine çok az sayıda el yazması var. Bu yüzden tarih ve edebiyat konularında kitap için, matbaaya talep yok. Kitap okunmuyor. Oysa matbaanın icat edildiği toplumlara baktığımızda, yüzlerce gazetenin çıktığını ve okunduğunu görüyoruz. El yazması yüzlerce gazete çıkıyor. Ve matbaa bir ihtiyaç sonucu icat ediliyor. Yalnız kalamadığımız ve okuma gibi bir alışkanlığımız olmadığı için toplum olarak, bizim o dönem matbaa talebimiz yok. ”
Göçebeler bu maceralarını, hikayelerini kuşaktan kuşağa sözel olarak aktarmışlardır.
Dolayısıyle asıl konumuza tekrar dönecek olursak; yüzyıllar yaşamış bir imparatorluğun tarihi gibi Anadolu’da küçük bir yerleşim yeri olan kasabamızın  hikayesi ağırlık olarak şifahidir, sözeldir.

Günümüzde Çepni Kasabası

Tarih bize gösteriyor ki, bugün adına ”Çepni ” dediğimiz beldemizin ilk kurucuları ”Çepniler” değil ve ilk adı da ”Çepni” değil. Çepni adı verilmeden önce bu beldenin bir adı vardı ve Türkçe değildi.
Bundan dolayı; beldemiz Çepni Kasabasının tarihini iki bölüme ayırarak değerlendirmek zorundayız.
Birincisi bölüm; bugün, Çepni’nin adını aldığı  ”Çepniler” in merkeze inerek yerleşmeye başlamasından önceki yerleşim süreci, ikinci bölüm ise, yerleşiklerle göçerlerin birlikteliği yani  entegre olma döneminden günümüze kadarki süreç.

İlk yerleşikler
Beldemizin ilk yerleşiklerinin Türkmen göçerlerin olmadığını kesinlikle biliyoruz. Bu süreci yukarda değişik boyutlarıyla anlattık. Kısacası bizler bu topraklara sonradan geldik. Biz göçerdik, burdakiler yerleşik. Buraya, merkeze indikçe bizde yerleşik hayata geçmeye; yerleşik hayatın getirilerine, kültürden sanata entegre olmaya başlamışız.
Peki, burayı ilk yurt edinenler kimlerdi ?
Nerden, niçin gelmişlerdi ?
Elimizde bu soruların cevabını bulabildiğimiz sadece bir kaynak bulunmaktadır.
Bu, araştırmacı yazar, sanat tarihçisi – Mimar Dr. Zakarya Mildanoğlu’ nun kasabamız üzerine yaptığı      değerli ve önemli bilgileri içeren, ” Çepni Surp Sarkis Kilisesi, Sanat Tarihi Raporu” dur. Bu raporun tamamını bilginize sunmak istiyoruz.

”Ermeni Kaynaklarına Göre Surp Sarkis Ermeni Apostolik Kilisesi’nin Yer Aldığı Gemerek İlçesi ve Çepni Beldesi’nin Tarihçesi *

Gemerek adının kökeni, kuruluş tarihi, kimlerin hangi dönemlerde egemenlik kurdukları, hangi toplulukların kültürel izler bıraktığına ait bilgiler son iki yüzyılda yapılan araştırmalarla daha da zenginleşmiştir. Özellikle Boğazköy ve Kültepe arkeolojik kazılarında ortaya çıkan pek çok bulgu, Gemerek yerleşimimin kuruluşuna dair yeni bilgileri gün ışığına çıkarmış, eksik bilgilerin tamamlanmasını, yanlışların düzeltilmesini sağlamıştır.
Ermenice tarihi kaynakların bazılarında Kapadokya coğrafyasının tümü Kamirk olarak adlandırılmıştır. Ancak kısa bir süre sonra bunun doğru olmadığı anlaşılmış, sadece Sivas’tan Kayseri’ye, Kızılırmak nehrinden güneydeki Melas (Tohma) nehrine kadar uzanan bölge olduğu konusunda mutabakata varılmıştır. Ermenice kaynakların bazılarında ise Gemerek adının Eski ve Ortaçağ Ermenicesinde, merkezi Kayseri kenti olan Kapadokya ülkesinin adı olan Garmir/Karmir’den geldiği, Garmrag/Karmrag’ın “Cappadocia Minor” anlamında kullanıldığı belirtilmektedir.

Kimmerler ve Gemerek 
Ermenice kaynaklarda Gemerek adının, Sivas ile Kayseri arasında Kamirk olarak adlandırılan bölgede bir yerleşim oluşturan Kimmerler’den geldiği ağırlıklı bir görüş oluşturmaktadır. Kutsal Kitapta Komer/Kamer olarak adlandırılan bu bölge, ortaçağ Ermeni edebiyatında Kamirk ya da Kamrats coğrafyası olarak tanımlanmaktadır. Tarihte Persler tarafından
Gadbaduga olarak adlandırılmış ve halk lehçesinde Geduk, Gedik olarak biçimlenmiş olduğu, daha yakın tarihli kaynaklarda da Sultan Süleyman’ın Osmanlı İran savaşlarına (1534-1547) ait kayıtlarında Geduk Ova olarak zikredildiği belirtilmektedir. Söz konusu kaynaklara göre; bu adın daha sonraki yıllarda Selçuklu Türkleri ve Türkmenler döneminde de farklı şekillerde telaffuz edildiği ifade edilmektedir. 1899-1890 tarihli Püragn dergisinin çeşitli sayılarında, “Kayseri ve Sivas arasında -Şarkışla Kaymakamlığına bağlı-, Kızılırmak’ın güneyinde Gemerek, Lisanlı, Topaç, Kayapınar, Yapaltin Köyleri, kuzeyinde ise Çepni, Burhan, Dendel, Alakilise Ermeni Köyleri bulunmakta ve Gedik olarak adlandırılmaktadır” açıklaması yer almaktadır. Gemerek ve Çepni ile ilgili detaylı araştırmalar yapılmış ve yayına dönüştürülmüştür.

Gemerek ve Çepni
Çepni, bir dönem Kayseri, günümüzde ise Sivas idari sınırları içinde kalan, Gemerek ilçesine bağlı olan bir beldedir. Nüfusu 20. yüzyıl başına kadar ağırlıkla Ermeni, kısmen de Alevilerden oluşmakta idi. Ermenilerin bu bölgeye gelişinin ilk dalgasını, 726 yılında Paulikyen (  Hıristiyanlığın erken dönemlerinden itibaren, Anadolu’da ve Ermeniler arasında yaşamış marjinal bir Hıristiyan grup. Bkz., Necdet Sakaoğlu,  Türk Anadolu’da Mengücekoğulları, Yapı Kredi Yayını, İstanbul  2005, s. 24-32. ) sapkınlarından kaçan Ermeni köylüler,  ikinci dalgasını ise 1021-1064 arasında Bizans baskılarına dayanamayan Ani, Kars ve Van bölgesinden gelen Ermenilerin meydana getirmiş olduğu kaydedilmektedir.
Yapılan araştırmalarda Çepni adının, etimolojik kökenine ve nereden kaynaklandığına dair somut bir bilgi bulunmamaktadır. Bu adın Çepni Türklerinden geldiği tezi için, ağırlıkla Osmanlı ve kısmen Cumhuriyet arşivlerinde Çepni Türklerinin tarihi, yaşadıkları bölgeler, şehirler,  ekonomik ve kültürel yaşamları ile ilgili yüzlerce belgeye bakılmıştır. Ancak bu kayıtlarda Gemerek’te Çepni Türklerinin yaşadığına ve bir varlık oluşturduğuna dair herhangi bir belgeye rastlanamamıştır. Diğer yandan Çepni’nin, Sultan Alpaslan’ın 1071’de Anadolu’ya ayak basmasıyla kurulan bir yerleşim olduğu yönündeki görüşlerin ise maddi bir temeli bulunmamaktadır. Zira bu bölgenin tarihi Milat’tan önceye, antik döneme dayanmaktadır.
Çepni tarihi ile ilgili bilgilere çoğunlukla, Kapadokya ve bölgeleri,  özellikle Gemerek ve çevresi ile ilgili yapılan araştırmalarda rastlanılmaktadır. Sınırlı da olsa Eski Ahit, Herodot Tarihi ve Strabon’un Coğrafya’sı, Ermeni tarihçiler Movses Khorenatsi, Pavsdos Püzant ve Akatankeğos’un eserlerinde bu bölgeye ait ilk bilgiler yer almaktadır. Daha yakın zamanlarda, pek çok Alman, İngiliz, Fransız seyyah ve araştırmacı bu bölgenin tarihine dair yeni verilerle kendi katkılarını getirmişlerdir.
Ataları Çepnili olan Mardig Madenciyan, ailesinden kendisine intikal eden el yazması anı kitaplarına, Çepni’ye dair yazılmış olan başka yazılı kaynaklara ve sözlü tarihe dayanarak bir kitap yayımlamıştır. Bu kitap daha sonra üç cilt halinde yazarın kendisi tarafından Ermenice’ye çevrilmiştir. Madenciyan’ın naklettiğine göre; Çepni yerleşiminin kuruluşu, Kilikya Krallığı’nın (1080-1375) Memlukler tarafından ortadan kaldırılmasından sonraki bir tarihte, 1375 yılı sonlarına dayanmaktadır. Kilikya’nın köylerinden birinde yaşamakta olan Deli Kalpak ailesinin büyüğü Bados, ülkede hüküm süren iç karışıklıklardan uzaklaşmak istedi. Bados’un öncülüğünde, kendi ailesi olan Deli Kalpaklar, bu kararı uygun gören Şamigyanlar, köyün rahibi Der Vartan, kardeşleri, eşleri ve çocukları ile birlikte kalabalık bir grup oluşturdular. Buna Avedikyan, Saryan ve Melkonyan aileleri de katılarak büyük bir kervan halinde, bir hafta boyunca Toros Dağlarını aşıp güvenli bir biçimde, önce Karaman Beyliği topraklarını geçtiler. Daha sonra Bizans İmparatorluğu sınırlarından içeri girerek kuzeye doğru yola devam ettiler. Bu bölgelerde hiçbir yerleşim yoktu. Vardıkları nehrin güney kıyısında geçici olarak konakladılar. Topluluğun öncüsü Bados ve birkaç kişi ileriye doğru araziyi incelemek üzere, yüzerek nehrin öte yanına geçtiler. Bu nehir Kızılırmak’tı. Birkaç tepe ve vadi aşarak, büyük nehirden fazla uzak olmayan, dağlarla çevrili, içinde akarsuyu bulunan yemyeşil bir vadiye ulaştılar. Bados, burayı anayurt edineceğini söyledi. Diğerleri de aynı fikirde olduklarından ailelerini buraya getirmek için geri döndüler. Dönüş yolunda nehrin güney kıyısından yürüdüler. Bir çayın büyük nehirle birleştiğini fark ettiler. Bu noktada sular sığdı ve yeni yurtları uzakta değildi.
Deli Kalpaklarla birlikte yaşayacak aileler gelecekteki yeni köylerine doğru gittiler. Avedikyanlar, Saryanlar, Melkonyanlar onlardan biraz daha öteye ilerlediler. Bados, Rahip Vartan ve Şamig Hovhannes ve aileleri, genç ve yaşlı hep birlikte yardımlaşarak geçici evlerini kurdular. Rahip Vartan Pazarları bir masayı khoran yaparak ayin gerçekleştirmekteydi. Göçmenler daha doğru bir ifade ile kaçaklar, savaş haberlerinden ve siyasi tuzaklardan uzakta yeni bir yaşam sürmeye başladılar. Kendi yaşam alanlarını oluşturdular, ırmağın suları ile beslenen meyve ağaçları diktiler. Köyün yakınında tilki, kurt gibi hayvanların, çeşitli kuşlar, keklik ve tavşanların yuvası olan, sağaltıcı bitkiler bakımından zengin bir orman vardı. Bu ormanın alt tarafında büyükçe bir su kaynağı, bir akarsuya dönüşerek vadi boyunca akıyor ve büyük ırmakla birleşmekteydi. Köyde eski harabe kalıntıları ve bir de mezarlık bulunmaktaydı. Zamanla aileler arası evlilikler kurarak çoğalan köy halkına, buraya gelip yerleşen başka Ermeni aileler de katıldı. Adının Çongaria olduğunu düşünen Ermeniler köylerini böyle adlandırdılar. Sivas Vilayeti içinde bulunan Çongaria Köyü, Alis Irmağından kuzeye doğru bir kilometre uzaklıkta idi. Kayseri şehri de Çongaria’ya yakındı. Bados’un soyu ve ardılları bu köyde yaşamaya devam ettiler. 1525 yılında taştan bir kilise inşa ettiler. Buradaki Ermeni cemaatine yeni bir rahip hizmet etti.
Bizans İmparatorluğu çoktan tarihe karışmış ve Osmanlı İmparatorluğu kurulmuştu. Türkler Sebastia’ya Sivas, Alis nehrine de –içinden doğduğu kırmızı renkli toprakların renginden dolayı- Kızılırmak dediler. Nehrin suyu özellikle köyün yakınında daha kırmızı bir renk alır. 18. yüzyıl sonlarında, 19. yüzyıl başlarında Ermeni köyüne gelerek burada onlarla yaşamaya başlayan Türkler Çongaria’yı Çepni olarak adlandırdılar. Çepni Köyü Sivas’ın güneybatısında, Kayseri’nin de kuzeyindedir. İki büyük şehrin ortasında bulunmasına karşın Çepnililer Kayseri’den alış-veriş yaparlardı. Kayseri Çepni’ye 105 km, oysa Sivas 130 km uzaklıktadır. Ermeni ve Türk köylüler Çepni’de birlikte uyum içinde yaşadılar. 1900 yılı nüfus verilerine göre; 800 ailenin yaşadığı köyün nüfusu Ermeniler ve Türkler arasında eşit bölünmüştü. Her iki cemaat de, çevre köylerden gelen Türkmen ve Çerkez köylülere birlikte karşı koymuşlardı. Köyün suyu bol, birçok akarsu kaynağı dere, çay mevcuttu ve su değirmenlerinde kullanılırdı. Yeşil bitki örtüsü, verimli toprakları ve çayırları vardı. Su değirmenleri Türklere aitti ama çalıştıranlar Ermenilerdi. Çepni’yi kuran Deli Kalpakların soyundan gelen dört erkek kardeşten yeni bir soy ortaya çıktı. En büyük ağabey Madenci Krikor olarak adlandırıldı. diğerleri Kalusd, Hagop ve Khaçadur da, ağabey Krikor Akdağ Madeni denilen şehre sıklıkla gittiğinden,  Madenci soyadı ile anıldılar ( Madencyan (Madenciyan), Prnakravvadz Trakhdı – Pırnakaght Tebi Vochnchutyun (İngilizce’den çev: M. Madencyan:Ravished Paradise, Forced March to Nothingness), C. I, 2. Baskı, Ocak 2014 Pasadena California, s. Elmon Hançer, Sanat Tarihçisi Dr. –  Zakarya Mildanoğlu, Mimar

 Günümüzde beldemizin adının çepni olma süreci konusunda çok değişik rivayetler, sözlü aktarımlar vardır. Yukarda alıntı yaptığımız ve elimizde olan tek yazılı “anı Kitabı“na göre bu sürec; belde adının Çepni olması,  demografik değişime paralel olarak gerçekleşmiştir.
Bu konuda başka bir tez ileri sürmek mümkün olsa da, tarihin akışı bu değişim sürecinin mantıklı olduğu varsayımını güçlendirmektedir.
Ancak, tartışmaya açık olabilecek süreç,  beldenin önceki ismi üzerinde olabilir.
Her ne kadar  devlet kaynaklarında beldenin önceki adı yazılı olarak geçmesede yöre tarihi ile ilgili yapılan başka araştırmalardan da bu konuda bilgi edinmekteyiz.
Yukarda belirttiğimiz gibi Mardig Madenciyan anılarından, belde adının Türkmen göçerleri gelmeden önce Çongaria olduğunu  öğrenmekteyiz. Ayrıca,  Çongaria adından Çepni adına değişim veya dönüşümün 19. yüzyıl başlarında gerçekleştiği ifade edilmektedir. ( Elmon Hançer,  Gemrek İlçesi Çepni Beldesi’nde Kültürel Bir Miras; Surp Sarkis Ermeni Apostolik Kilisesi, Sanat Tarihi Yıllığı,Sayı: 27, 2018)
Ayrıca Prof. Faruk Sümer’in araştırmalarıda bu konuda değişik bilgi vermektedir.
…..Ulu Yörük’e dahil oymaklar, İran’da olduğu gibi bölük adıyla anılıyor. Oymaklardan bazılarının Çungar ( ca’ungar = solkol ), Cavurcu gibi Moğolca adlar taşımaları bu topluluğun İlhanlılar devrinde, daha az ihtimal ile Eretneliler zamanında meydana getirildiği, topluluğa mensup oymaklardan bir çoğunun veya çoğunun Alevi inancını taşıdıkları anlaşılıyor. Onların bu inancı İlhanlılar’dan Olcaytu devrinde almış olmaları çok muhtemeldir. Çünkü adı geçen Moğol hükümdarı sunniliği bırakarak 12 imam şiiliğini kabul etmişti. Topluluğun oymakları arasında bir kaç Oğuz boyuna mensup teşekküllerde vardır.
…İşte bunlardan biri de Çepniler’dir.
(Seçuklu Araştırmalar Dergisi,ergisi, 1970, s. 137 – 138 ) .
         ”Ulu Yörük, başlıca Sivas, Amasya ve Tokat bölgelerinde yaşamakta olup, bu topluluğun bazı oymakları batıda Kırşehir ve Ankara bölgelerine kadar yayılmıştır…….Bu topluluğu meydana getiren başlıca bölüklerden her biri muayyen kışlaklara sahip bulunmakta ve onun üzerinde çiftçilik yapmaktadır. Ulu – Yörük Türkleri topluluğu geçmişi ve teşkilatı İlhanlılar devrine kadar gider.Bu topluluğu meydana getiren başlıca bölükler şunlardır.
İl-Beglü, Çepni, Kulağuzlu, Ak-Kuzulu, Ak-Salur, Tatlu, Gerampa, Gökçelü, İkizlü, Şerefeddinlü, Çungar (moğolca:Ca-ungar=sol), Ballı, Çapanlu,, Çavurçı (moğolca Caverçi,…)
(Prof. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler..sy.197.)
         ”Ulu -Yörük: Ulu-Yörük topluluğunun ihtimal Şark-ı Pare koluna bağlı olup Zile Ak Dağ Madeni arasında ve Çekerek suyu kıyılarında oturuyorlardı. XVII. Yüzyılda Çepni, Çungar ile birlikte Sivasın kazalarından birini meydana getiriyordu. Buradaki Çungar (ca’ungar=sol kol) Moğollardan kalma bir yadigardır….”
(a.g.e. sy.328)
Ayrıca Çungar, Moğolistan’ın kuzey sıradağlarının adıdır. Bir Moğol devleti olan Çungar Hanlığı 1416′ da Doğu Moğolistan’da Togan Han tarafından kurulmuş ve 1460 ‘ da parçalanmıştır. Halkın çoğu batıya göç etmiştir.
Çungar, Moğolistan’ın kuzey sıradağlarının adıdır. Çungar Hanlığı 1416’ da Doğu Moğolistan’da Togan Han tarafından kurulmuş ve 1460 ‘ da parçalanmıştır. Halkın çoğu batıya göç etmiştir.
Sayın Sümer’in Anadolu tarhi ve göçler konusunda ki araştırma ve birikimlerini gözönüne alıp yukardaki görüş ve tesbitlerini değerlendirdiğimizde karşımıza etnik kökenden öte iki önemli durum daha çıkıyor.
Bunlardan birincisi kasabanın inanç formları konusundaki iki yapılılığı. Yani alevi ve sunni yapısı.
(Çepnide yaşayan Alevilikle, Şiilik arasındaki değerlendirmemizi ileride yapacağız.)

Bu konu ile ilgili elimizde bulunan bir diğer araştırmayıda buraya almak istiyoruz.
”1443’de Selçukluların Moğollara yenilmesiyle Anadolu’da, Bozok Bölgesinde Moğol işgali başlamıştır.Moğollaın Anadoluda  idareyi  ellerinde tutabilmeleri ve güvenliği kendi menfaatleri doğrultusunda sağlayabilmeleri için asker bulundurmaları gerekiyordu (F. Sümer) Bu amaçla göderilen askeri birlikler aile ve sürüleriyle beraber Orta Anadolu Bölgesi’nin bilhassa Sivas, Kırşehir, Kayseri ve sonraki Bozok yörelerine yerleştirilmişti.
Moğollaın İçtimai ve siyasi yapıları gereği Türklerde olduğu gibi ‘’sağ’’ ve ‘’sol kol’’ olmak üzere ikiye ayrılarak teşkilatlandıklarını biliyoruz. Sağ kolu Bar’ungarlar, sol kolu da Ça’ungarlar oluşturmaktaydı (Sümer 1969:119). Bozok Bölgesine yerleşen veya burada göçebe halinde bulunan Moğollarise daha çok Ça-ungarlara mensuptular.Ça-ungar (Çungar)ların bakiyelerine TD.30 ve 31’de ‘’Çungar’’ olarak tesadüf edilmektedir.”
”16.yy’da Bozok Sancağı’nın etnik yapısı, Bozok’lu Türkmen gurupları ile az miktarda olmak üzere Moğol bakiyyesi  (Çungar – Tatar) ve gayr-ı müslim halktan oluşmaktadır. Boz-oklu Türkmen kabile ve cemaatleri bölgeye sonradan gelmişler ve hakim kültrün esas unsurunu olmuşturmuşlardır. (Y. Koç, Adı geçen tez: Sy.28)”
(Yunus Koç, Hicri 983 Tarihli Mufassal Tahrir Defterine Göre Bozok Sancağında İskan ve Nüfus.1988 (Hacatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensttüsü Yüksek Lisans Tezi.17)

Sonuç olarak beldemizin adı üzerinde elimizdeki mevcut kaynaklar bunlar olup ”Çepni ” adının yerleşmesinden önceki belde adının ”Çongur – Çongar” veya ”Çongaria” olarak geçmesi ve  bu ismin, moğol uzantılı mı yoksa Kiliklya Ermenilerinden gelen bir isim mi olduğu konusunda ki değişik bilgiler olduğu görülmektedir. Bizim burada doğru bilgi olarak kabul edebileceğimiz tez elbette arşivlerde kayda düşmüş, yani Yusuf Koç’un taramalardan çıkardığı sonuç olacaktır.
Ayrıca burada Sivas Kayadibi bucağına bağlı ”Çongar Köyü” olduğunuda hatırlatmalıyız.
Prof. Faruk Sümer’in Moğol – Çongar – Çepni bağlantısı ve değerlendirmesinin beldemizden ziyade bu köyün genel yapısıyla örtüştüğü görülmektedir. Burasının 12. yüzyılda Suriye (Halep) üzerinden gelen Oğuz Bozok kolunun Alkırevli Türkmen aşiretlerince kurulmuş olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz.
”Çepniler” araştırmasında sayın Sümer’in, bağlantılarını  ”……. muhtemeldir ” ifadesi ile tamamlamakta olması, onun da bu konuda yeterli maddi kaynağa dayanmadığını gösterir.

Çepnilerin kasabaya yerleşmeleriyle ilgili Tarihçi Ali Bıyık’ın yaptığı son araştırmalar, özellikle Şarkışla ve çevresi ile ilgli tahrir defterlerindeki taramaları günümüze kadarki bazı ezberleri bozacak gibi. Bizim için Ali Bıyık’ın bu okumaları yarın için çok anlamlı ve araştırmalara kaynak teşkil edecek değerdedir.

Belge I:

“1529 ve 1542 tarihli defterlerde nüfus yaşadığı halde yaylak, kışlak ve mezraların neden köy olarak kaydedilmediği ve buraların köy olarak kaydedilen 9 yerden farkının ne olduğudur. Daha açık bir ifadeyle meskûn olmasına rağmen yaylak, kışlak ve mezralar ilk defterlere köy olarak kaydedilmemişken, aynı yerler on beş sene
sonraki tahrirde neden köy olarak kaydedilmiştir? Bunun altında hangi gelişme ve düşünce yatmaktadır? 1529 tarihli ilk tahrirde Sızır, Çatçugez, Çepni, Rumdiğin, Gemerek ve Hancuk. 1542 tarihli ikinci tahrirde ise bunlara ek olarak Şehirkışla, Çubukhanı, Müşalim, Ilısu ve Kantariz/Cantariz köy olarak kaydedilmiştir.15 Bahsedilen köyler arasında yer alan Sızır, Çepni, Rumdiğin, Gemerek ve Müşalim köylerinin tarihlerine ait bazı bilgilerimiz mevcuttur. Örneğin Sızır, aşağıda da bahsedileceği üzere, bölgede 1511 tarihinde büyük bir isyan çıkartan Şah Veli’nin yaşadığı bir yerdir. Şah Veli’nin etrafındakilerden en azından bir kısmının
buranın sakinleri olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla Sızır’ın Osmanlılardan önce zaten kalabalık bir nüfus barındırdığı ve meskûn olduğu anlaşılmaktadır. Yine Çepni karyesi Dulkadir oğullarından İsa Bey’in yurdu olup buraya Kızılkocalı kabilesine ve İsa Bey’e tabi kalabalık bir grup yerleşmiştir.16 Köyde Çepnilerin yanı sıra gayrimüslimlerin de yaşadığına bakılırsa, muhtemelen burası Çepnilerin gelmesinden önce gayrimüslimlerle meskûn eski bir yerleşim yeridir. Gayrimüslimlerle meskûn olan köye gelerek yerleşen Çepniler isimlerini buraya vermişlerdir.“

Belge II.

“Kızılkocalı Gemerek Çepni’yi kuran ailedir ve Çepni’de bu ailenin torunları bulunmaktadır. Adı geçen aile köyün kurucusudur.

KKA TD30,s.108/a-Çepni köyü 1529’da, üç Müslüman ve otuz altı Gebran nüfusu vardır.”Yurd-ı İsa Bey bin Kızıl Kocalu”kaydı
düşülmüştür. BOA TD 155,s.258,1556’de ise otuz altı Müslüman ve kırk yedi Gebran nüfusu vardır. Belgede “Tımar-ı Şah Mehmed
veled-i Memiş Bey” kaydı düşülmüştür. BOA TD 315,s.438, -1576’ta ise, yetmiş sekiz Müslüman ve elli Gebran nüfusu vardır. KKA
TD 30,s.108/a

Bozulus, Akkoyunlulardan kalma, büyük kısmı Bayındır boyuna dayanan Türkmen halkına Osmanlı defter kayıtlarında verilen isim.“

Belge III:

“1071’den sonra Şarkışla ve Gemerek bölgesini Bozok Türkmenleri yurt tutmuşlardır ve şenlendirmişlerdir. Bölge 1071’den hemen sonra 1178’e kadar Danişmendli Türkmenlerinin yurdu olarak bilinmekte iken 1178 tarihinden sonra Türkiye Selçukluları Devleti tarafından topraklarına katıldı. İlhanlılar, Kadı Burhanettin, Eratna, Timurlular devletlerinden sonra bölgeyi mamurlaştıran Dulkadirliler olmuştur. Dulkadirlilerin 1522’de Osmanlı Devleti’ne ilhakından veya Osmanlıların işgalinden sonra bölge Bozok Sancağına bağlı Gedük, Çubuk ve Emlak olarak teşkilatlandı. Selçuklular devrinde bölgede yaşayan Türkmenlere Danişmentli Türkmenleri denildi. Lakin çeşitli nedenlerle göçler konusu olduğu için bölge çeşitli zamanlarda çeşitli devletlerin himayesinde çeşitli isimlerle anıldı ama bölgedeki halkın çoğunluğu her daim Bozok Türkmenleri teşkil etti.”

Kaynak: Tarihçi Ali Bıyık

 

Çepniler’in Kasabaya Yerleşim Süreci ve Eski Yerleşim Yerleri

Ne kadar sürdüğü bilinmemekle beraber, Türkmen göçerlerin merkeze inerek yerleşik hayata geçmesi uzun sürmemiştir.
Kasaba çevresinde ki eski yerleşim kalıntılarından bunu anlıyoruz. Hemen hemende, çevreye gelen Türkmen göçerlere ait bu yerleşim alanlarında onlara ait herhangi bir kalıntı, bir harabe veya eser; yani maddi delil yoktur.

Yerleşim haritası

Bundan da anlaşılmaktadır ki göçerler, merkezde yerleşik hayata geçmeden önce yerleştikleri alanları kendilerine otlak – mera olarak tutmuşlardır. Zaman içinde de bu bölgelerin adı o oba – kavmin adıyla anılır olmuştur. Özellikle haritada da görülen Yörük Deresi, Kesme Pınar, Kilise adı ile geçen mevkiler binli yıllara uzanan en eski yerleşim alanlarıdır.

Çepni tarım alanı ve meralarının genel görünüşü

Kasabanın Mevkileri.
Çepni Kasabası, alan olarak Sivas’ın en büyük toprağına sahiptir.
Kasabanın toplam arazisi 90.000 ile 100.000 dekardır (dönüm).
40.000 ile 42.000 dekarlık kısmı ekilebilen, bunun da 1.500 dekarlık alanı, sulu alandır.
Kuzeyi yaklaşık 5500 metre uzunluğunda ve yer yer 4 metre yükselen kayalıktır. Kayalığın üstü düzdür.
Kasabanın rakımı 1242 m.

Çepni’nin Yöre (Mevki) Adları

(Çizimdeki numaralandırmaya göre sıralanmıştır)

      1. Pınarbaşı
      2. Balık Çiftliği
      3. Sazak
      4. Tıhnazın Boğaz
      5. Gallik
      6. Kumurdu
      7. Gölbez
      8. Bilalın Pınarı
      9. Kınalı Kapı
      10. Gögesin İni
      11. Çağlaca
      12. Müftünün Çayır
      13. Çul Yırtan
      14. 14.Cemilin Ağıl
      1. Eyvazın Bağı
      2. Hezen Deresi
      3. Abdal Yolu
      4. Kanlıoğlanın Ağıl
      5. Delibayır
      6. Tülek Yurdu
      7. Yılanlı
      8. Güllüoğlunun Dere
      9. Ağacatepe
      10. Kuştepesi
      11. Damlapınar
      12. Benzinlik (Erdal’lar)
      13. Hatemin Değirmeni
      14. İsmayilin ve Hidayetin Değirmeni
      15. Asımın Benzinliği
      16. Derindere
      17. Hidayetin Değirmeni
      18. Cafarın Dere
      19. Yürüal (Yürü Ali)
      20. Kel Hasanın Çayır
      21. Dimik Hamdinin Ağıl
      22. Yörük Deresi
      23. Asma Ağıl
      24. Deli Kızın İni
      25. Buvelek Deresi
      26. Güngörmez
      27. Kızıl Eniş
      28. Güllük
      29. Ağasarıgilin Ören
      30. Mehdinin Kaya
      31. Kesme Pınar
      32. Sincan
      33. Tilkipoğuz
      34. Cafarın Dölek
      35. Cafarın Dere
      36. Müftünün Değirmeni
      37. Dervişin Değirmeni
      38. Mezarlık
      39. Küçük Kızın Ağıl
      40. Hasibin ağıl
      41. Dürme Pınar
      42. Cindarın Damı
      43. Kamışın Dere
      44. Yedi Dağ
      45. İncebel
      46. Kuşburnu Pınarı
      47. Yüce
      48. Ağa Dere
      49. Heblem Taşı
      50. Musafendinin Ağıl
      51. Tek Mezar
      52. Kara Osmanın Damı

İdari Yapısı

Günümüze Çepni idari olarak Gemerek kazası ve Sivas iline bağlıdır.
27.02.1953 tarih ve 6068 kanun nolu kararla 1 Mart 1953 tarihinde Gemerek ilçe olur. Bu karar sonunda, köy statüsünde ve Şarkışla’ya bağlı, muhtarlıkla idare edilen bir köy olan Çepni’de kasaba olur ve Gemerek’e bağlanır.
Yani, 1953′ de muhtarlıktan   belediyeliğe geçmiştir.

Muhtarlar (1953 yılına kadar)
Halil Tataroğlu
Behçet Hamzaoğlu
Mehmet Altay
Hasip Özkan
Ömer Fırat
Mustafa Uludağ
Ömer Yıldırım
Seyda Uçar
Zühtü Yüce
Hafız Öcal

(Not: Muhtarlık sırasını tam olarak tesbit edemedik)

Belediyelik vee Başkanlar
1953 ‘den günümüze kadar, yani 2019 belediye seçimlerine kadar, seçim veya atama ile gelen belediye başkanları,
Halil Tataroğlu 1953 – 1955 Seçimle gelmiştir. !953’den önce köyün son muhtarıdır. Yapılan   referandum sonucu muhtarlıktan belediyeliğe geçen köyün ilk Belediye Başkanı         olarak göreve devam etmiştir.

Halil Tataroğlu 1953 – 1955
Zühtü Yücel  1955 – 1960 .
Ali Özalp  1960 –  1963 .
Osman Akdağ  1963 –  1964.
Zühtü Yücel  1964  – 1967.
Haydar Ünal  1967  – 1973.
Sadık Yücel  1973  – 1980.
Bahattin Yalçın 1980 – 1983.
Sadık Yücel  1983 – 1984.
Timur Aydoğan  1984 – 1999.
Mehmet Ural  1999 –  2004.
Hüseyin Erdal  2004 –  2009 .
Hurşit İmren  2009   –  2014
Murat Uçar 2014 – 2019
Zerener Damlapınar 2019 – …………

 

HALİL TATAROĞLU: 1953 – 1955
1953 yılında muhtar olarak seçilen Halil Tataroğlu, köyün 1954′de belediye olmasıyla yapılan referandumla ilk belediye başkanlığı görevini üstlenmiş ve 1955 seçimlerine kadar hizmet etmiştir. İki yıl gibi kısa bir süre başkanlık yapmasına rağmen icraatları, idarecilik özellikleri ve yönetimindeki kasabayı koruyuculuk ve etik değerlere verdiği önem, günümüzde dahi örnek bir yöneticilik olarak anlatılır.
Mesleği çiftci.

………..

ZÜHDÜ YÜCEL : 1955 – 1960
Bazı ilkler bu dönemde gerçekleştirilmiştir. Kasabaya otobüs alınmıştır. Meyveciliğin, örnek elmalık projesi ile gelişmesi, çoğalması sağlanmıştır. Kasabadaki meyve çeşitliliğinin sebebi budur.

…………

ALİ ÖZALP: 1960 – 1963
Bu dönem Türkiye genelinde seçilmişlerin yerine atanmışların yönetime başladığı dönemdir. 1960 ihtilali olmuş ve kasabamıza da Ali Özalp belediye başkanı olarak atanmıştır. Çepni’de ki eğitimin gelişmişliğinde en büyük etkiye sahip Ali Özalp öğretmenimiz seçilmiş belediye başkanı gibi hizmet etmiştir. İlkokul bitirilmiş (1961), ortaokul inşaatına başlanmıştır. Yol ve içme suyu çalışmaları da önemlidir.
Mesleği öğretmen.

…………

OSMAN AKDAĞ: 1963 – 1964
Atama ile gelen Osman Akdağ 1964 seçimlerine kadar, yani bir yıl görev yapabilmiştir. PTT binasının hizmete girmesi ve içme suyu projesinin bitirilmesi bu dönemin çalışmalarıdır.
Mesleği öğretmen.

…………

ZÜHTÜ YÜCEL: 1964 – 1967
Bu dönem Zühtü Yücel’in ikinci defa belediye başkanlığıdır. Kasabada hayvancılığı desteklemek ve değerlendirmek amacıyla süt mandırasının temeli atılmıştır. Ortaokul ve lisenin inşaatı tamamlandı. 1965 li yıllar, kasabamızdan yurt dışına göçlerinin başladığı yıllardır.
Mesleği çiftcilik

…………

HAYDAR ÜNAL : 1967 – 1973
Bağımsız olarak seçilen Haydar Ünal döneminde yapılanlar: Kasabanın elektrik hatları tamamlanmıştır. Ağaçtan yapılmış Kızılırmak köprüsü yerine bugünkü beton köprü yapılmıştır (1971). Sağlık ocağının ilk çalışmaları (yer tesbiti) bu dönemdedir. Ayrıca kasabaya devlet tarafından, bir adet otobüs, bir adet taşıma minibüsü, bir adet kamyon ve bir adet makam arabası verilmiştir. Bu yapılan iyi şeylerin yanında yapılmaması gereken, Zühdü Yücel tarafından yapılan yüzme havuzunun kapatılmasıdır.

…………

SADIK YÜCEL: 1973 – 1980
Mahkeme kararıyla tekrar belediye başkanı olan Sadık Yücel, kaldığı bir yıllık görevde önceki işlere, kanalizasyon ve yol yapım çalışmalarına devam edilmiş, ayrıca belediye ye makam arabası alınmıştır.

………..

 

BAHATTİN YALÇIN: 1980 -1983
1980 askeri ihtilal sonucu atanmayla belediye başkanı olan Bahattin Yalçın, üç yıl görev yapmıştır. Kanalizasyon çalışmalarının ilk bölümü (700m.) bitirilmiş, bugünkü çay bahçesinin arsası istimlak edilmiş ve onbir evlerin elektrik şebekesinin döşenmesi bitirilmiştir. Yine Pınarbaşı su projesi bu dönemde yapılmıştır.
Mesleği öğretmen.

…………

TİMUR AYDOĞAN: 1984 – 1999
 Arka arkaya üç dönem belediye başkalığı yapan Timur Aydoğan kasabaya birçok hizmeti kazandırmıştır. Pınarbaşı suyu kasabaya getirilmiştir.Sokaklara parke taşı döşenmesine başlanmıştır. Halk kütüphanesi hizmete açılmıştır. Mevcut belediye binası yapılmıştır.Uğur Mumcu mahallesinin alt yapı hizmetleri bitirilmiş ve 1500 abonelik telefon santralı hizmete sokulmuştur. Kasabanın elektrik şebekesi genişletilmiştir.Bu dönemde alınan araçlar: Bir adet otobüs, bir adet vidanjör, bir adet kepçe, bir adet minibüs, bir adet kamyon, bir adet traktör, bir adet ambulans, bir adet itfaiye aracı, bir adet cenaze yıkama aracı alınmıştır. Belediye bu dönemde bilgisayarla tanışmıştır.
Mesleği Astsubay.

………….

 

MEHMET URAL:1999 – 2004
Seçimle göreve gelen Mehmet Ural kanalizasyon hattını Kızılırmak’a kadar indirmiştir. Ara sokakların parke taş döşenme çalışmalarına devam edilmiştir. Kurban Pınarı mevkiinden getirilen su ile çeşmeler yapılmıştır. Belediye kepçesi yenilenmiş ve bir adet greyder alınmıştır.
Mehmet Ural, belediyenin önceki borçlarını ödeyerek ve kendinden sonraki döneme büyük maddi meblağ ile belediye kasasını devreden ilk belediye başkanıdır. Bir dönem başkanlık yapacağını söylemiş; yapmış ve bir daha aday olmamıştır.
Mesleği astsubay.

…………

HÜSEYİN ERDAL: 2004 – 2009
Seçimle göreve gelen Hüseyin Erdal’da görevi döneminde kasabamıza değerli hizmetler yapmıştır. Uğur Mumcu Mahallesi ve Dere Mahhale’nin kanalizasyon şebekelerini tamamladı. Belediye otobüsü yenilendi, yol süpürme aracı ve belediye makam otosu alındı. Sokakların parke taş kaplama çalışmalarına devam edildi. Nahar yolunun köprüsü ve çevre arazilere birçok sulah yapıldı. Önceki dönemlerde yapılıpta zamanla yıpranan, yıkılan yatırımların yenilenmesi ve tadilatı yapıldı. Kızılırmak suyunun HES (Hidro Elektrik Santralı) için kullanılması işlemleri bu dönem başladı. Mesleği öğretmen

…………

HURŞİT İMREN: 2009 – 2014
Seçimle gelen Hurşit İmren görevde kaldığı süre içinde Çepni’nin kasabalıkltan düşmemesi için çalıştı. Kasabanın nüfusunun artması için gerek yurt dışındakilerin gerekse yurt içinde değişik yerlerde yaşayan Çepnililerin nüfus kayıtlarını buraya aldırmak için çalıştı. Yayla yollarını normal araba ile gidilebilecek şekilde açtırdı.Bu dönemde HES dediğimiz elektrik üretme tesisleri faaliyete geçti. Çepninin en verimli topraklarının ortasından geçen Kızılırmak adeta bir dere yatağı konumuna geldi. Emekli subay.

…………

MURAT UÇAR: 20142019
Seçimle gelen Murat Uçar’ın görevi 19 Mart 2019 seçimlerinde dönem olarak son bulacaktır. Bu dönem içerisinde, belediyenin kısıtlı maddi kaynaklarına rağmen yapılması gereken rütün işler aksamamıştır. Çepni’nin yurt dışı örgütleriyle, özellikle Almanya’da 1980’den beri faaliyetini kesintisiz sürdüren Çepni ve Çevresi Yardımlaşma Derneği ile başarılı çalışmalar yapmıştır. Bunların en önemlileri, kilisenin Etnografya Müzesi olarak resterasyon işlerinin bürokratik ayağının tamamlanması, arkeolojik önemi bakımından korunması gereken Kınalı Kapıdan Tıhrazın dereye kadar olan kuşağın ve hamamlarımızın ” birinci derecede sit alanı” olarak tescili sayılabilir. Yie kasabanın atık su kanal şebekesi tamamen yenilenmiş ve içme suyu şebekesininde yenilenme çalışmaları çoğunlukla bitirilmiş olur 2019 başlarında tamamlanması öngörülmektedir.

ZERENER DAMLAPINAR: 2019 –

………..
Belediye başkanlarından Ali Özalp, Osman Akdağ ve Bahattin Yalçın, dönemlerinin siyasi şartları gereği ( askeri darbeler sonucu yerel idarecilerin çoğu değiştirilmiştir) seçimle değil atama ile başkan olmuşlardır.
Her ne kadar 1953 yılından günümüze kadar belediyelikle yönetilmiş olsak da, bugün, kasabanın bu idari konumu tehlikededir. Türkiye bazında yerel idarelerde yapılan birleştirme veya ayrıştırma diyebileceğimiz değişiklikler sonucu bazı beldeler belediyelikten tekrar köy veya mahalle statüsüne düşmüştür.Bu değişimi belirleyen resmi kayıtlı nüfustur.
(2009 da yürürlüğe giren yerel yönetimlerle ilgili kanun gereği, kasabanın nüfusu ikibin den aşağı düştüğü için köy olma sorunu yaşanmıştır. İçişleri bakanlığının nüfusu 2000’den az olan beldelerin beledieliklerinin düşmesine yönelik kararına karşı açılan dava, Anayasa Mahkemesinin 6.12.2008 günlü, 27076 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 31.10.2008 günlü, E:2008/34, K:2008/153 sayılı kararıyla iptal edilmiş ve, eski yasa gereği ceçimler yapılmıştır. 2009 yılındaki bu kritik durumun atlatılmasından sonra 2014 yerel seçimlerinde de aynı sorunlar gündeme gelmiş fakat belediyelik statüsünde bir değişiklik olmadığından normal seçimler yapılmıştır.
Dolayısı ile, kasabamızın, kasaba olarak kalması ve benzeri sorunların yaşanmaması için; nüfusun çoğalması yönünde gerekli çalışmalar zaman geçirilmeden yapılmalı ve süreklilik kazanacak şekilde tetbirler alınmalıdır.
Diğer taraftan Danıştay’ın aynı kararının üçüncü maddesi de;

Madde 3. ”Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile ilan edilmiş turizm bölge, alan ve merkezleri ve kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri”kapsamında kalanlar ile ”Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nca saptanan 2008 yılı turizm öncelikli yöreler” listesinde yer alanlar, yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.)

Bu karar maddesi ne demektir ?
Kasabamızın bugünkü belediyelik  statüsünü daim kılacak en önemli yasal madde budur. Kilisenin restore çalışmalarının tamamlanarak bir ”Etnografya Müzesi” olarak, kültür ve inanç turizmi kapsamında kazandırılması, yine aynı şekilde kayalıklarımızın doğal yapısı korunarak yapılacak ulaşım ve gözlemleme düzenlemeleri ile tarhi – arkeolojik özelliğinin ortaya çıkarılması; bununda kültür – tarih – turizm amaçlı değerlendirilmesi (sit alanı kapsamına alındı) kasabanın da ufkunu acacaktır.

Nüfus

Kasabanın nüfusuna bakıldığında, yıllara göre sayılarda çok farklılıklar görülür. Bunun nedeni kasaba halkının, özellikle de genç nüfusun memuriyet dolayısı ile yurt içi, 1960’lardan sonrada çalışmak için  yurt dışı göçüdür. 1990’lardan sonra bu göç daha da belirginleşmiştir. Elbette bunun nedeni ekonomiktir.
Kasabadan ayrılanlar gittikleri yerlere yerleşmişler.
Bugün genellikle, Kayseri, Adana, Mersin, İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir, Didim’de azınmayacak kadar Çepnili aile kiracı değil, yerleşik olarak yaşamaktadır. Bir kısmı yaz tatillerinde kasabaya gelselerde, bu bir ziyaret seviyesinde kalmaktadır.

Kasabanın geleceği ve idari statüsünü ilgilendiren bu nüfus istikrarsızlığı üzerinde düşünülmesi ve çözüm bulunması gereken sosyal bir olaydır.

Yurt içi göçler ülkenin ekonomik durumuna göre şekillenmektedir. Son zamanlarda dikkat çeken husus; yurt içi göçlerin geri dönüşe doğru eğilim göstermesidir. İnsanlar şehir hayatının zor koşullarına karşı, kırsal yerleri yani ”köy hayatını”  aramaya başlamışlardır. Çepni’de de bu durum gözlenmektedir. Emekli olanların büyük çoğunluğu tekrar kasabaya, aile yuvalarına dönmek için çalışmaktadır. Bu nüfus açısından olduğu kadar, ihtiyaç duyulan sosyal olanakların (sağlık hizmetleri, kütüphane, tiyatro, spor gibi eğitsel aktiviteler, kültür ağırlıklı etkinlikler v.s.) tedariki yönünde de açılımları beraberinde getirecektir.
Yurt dışı göçlere gelince, durum biraz farklıdır. Yurt dışı göçlerin geri dönüş durumu ekonomik konumdan ziyade aile birliği ile ilgilidir. Henüz yurt dışı yaşam şartları ve sosyal olanaklar Türkiye kadar zor ve belirsizlik içermemektedir. İkincisi insanlar her ne kadar yurt dışına geri dönmek ve ülkelerinde iyi – rahat yaşamak arzusuyla gitmişlerse de, orada yerleşik hayata geçmişler, mülkiyet sahibi olmuşlardır. Çocukları orada evlenip aile kurmuşlardır. Öyle ki, eş seçimi bile kökten değişim geçirmiş; köylüm olsun, memleketlim olsun ve hatta Türk – Müslüman olsun kriterleri bile ikinci planda kalmış, hatta bunlar, tamamen değer olmaktan çıkmıştır.
Burada şunuda unutmamak gerekir. Yurt dışında yaşayanların yaşam ile ilgili beklenti ve değerlendirmeleri yurt içindekilerden farklılaşmıştır. Onlar ülkelerindeki sosyal – ekonomik ve siyasal gelişmeleri yurt içindekilerden daha çok takip ettiklerinden (gurbet -özlem psikolojisi) her değişim ve olayın etkisiyle geri dönüşü risk olarak görmektedirler.
İşte bu yeni yaşam şekli, yurt dışı göçlerin geri dönüşümüne mani olmakta; Türkiyeli olmak; ülkelerinde tatil yapmak şeklinde algılanmaktadır.
Yurt dışında yaşayan Çepnililer’le ilgili Wuppertal Derneğimiz adına yapılan bir araştırma bu konuda bize daha geniş bilgi verebilir.
Buaraştırma – değerlendirme, 2010 yılında kasabamıda yaptığımız ”Çepni Kasabası Sorunları ve Çözüm Önerileri” sempozyumunda halkın bilgisine sunulmuştur.

Mahalleler ve hane sayısı:

Alaybey Mahallesi 738
Ş. Mehmet Aras Mahallesi 1052
Uğur Mumcu Mahallesi 153
Toplam hane 1943

Kasabanın hane sayısı ve  günümüz nüfusu karşılaştırıldığında aradaki oransızlık birşeylerin normal gitmediğini gösterir. Biz burada bazı söylemleri tekrarlıyoruz. Aynı cümleleri kuruyoruz. Bunun nedeni, okuyucularımızın dikkatini bu dengesizliklere ve sürecin normal olmadığ noktasına  çekip düşünmelerini sağlamaktır.

Yine de tekrarlayalım.
Acilen; İnsanlarımızın emeklilikten sonra kasabaya dönmesi ve geri kalan yaşamlarını burada idame ettirmesi için çalışma yapılmalıdır. Elbette ekonomik sorunlar ve çalışma hayatı sınır tanımaz. İnsnlar bu ihtiyacını nerede karşılıyor, nerede daha rahat ediyor veya nerede kendi ve çocuklarının geleceği daha sağlıklı görüyorsa¸bu yurt dışı da olabilir oraya yerleşebilir. Bu insanların doğal hakıdır ve başkasının tesirinde kelmadan kendi tasaruffudur. Buna kerkesin saygı duyması gerekir. Kimse kimseyi neden kasabadan gittin, neden gelmiyorsun, neden nüfusun başka yerde diye suçlamamalı, dışlamamalı. Şunu yine hepimizin kabul etmesi gerekir ki, Çepni, ister orada yaşanmış olsun , isterse başka yerde, sınır ötesinde hepsinin kalbinin attığı bir yerdir.
Burda şu soruyu da sorabiliriz. Hiç mi eleştirilecek yanımız yok ? Elbette var. Bu beklentilerimizle ilgilidir. Yani, kasabamızdan birçok önemli akademiker, bürokrasinin üst kademesinde ter almış şahsiyetler kendi yetki ve çalışma alanlarındaki olanakları kullanarak veya mesleki, kişisel becerilerini kullanarak Çepni’yi değiştirme, dönüştürme çabası içine aktif olarak girmemektedirler. Çepni’deki bu birikim, herbiri bir coğrafi bölgede tek başına yükselen bir dağ gibi durmakta.  İşte bu kopukluk, buna breysellik de diyebiliriz; Çepni için kollektif düşünce ve eylemi engellemekte, sonuçta bu nufus sorunu, tarım sorunu, ihtiyaçların teğmini sorunu gibi ortaya çıkmaktadır. Son zamanlarda koca kasabanın sorunları üzerinde düşünmek, tartışmak ve çözüm üretmek; parmakla sayılacak kadar bir kaç insanın göreviymiş gibi algılanmaktadır.
Bu durumun Çepniye daha çok zarar vereceği ve bundan kurtulmanın, yeniden bir sıçrama yapmanın zorunlu olduğu düşüncesiyle kasabamızın, akademik bilgi birikimiyle mesleki tecrübesini biraraya getirmek zorunluluğu doğmuştu.
Bütün bu olumsuz değişim ve  gelişmelerden dolayı, Prof. Muzaffer Yücel ve Emsalettin Temel tarafından   2010 yılında kasabamızda iki gün süren ”Çepni Kasabasının Sorunları ve Çözüm Önerileri” sempozyumu düzenlenmiş; bütün sorunlar masaya yatırılmıştır. Tamamen kasabamızın akademisyenlerinin oluşturduğu kurul kendi meslek alanları doğrultusunda ve genel olarak on iki sunum yapmışlardır. Oturumlarda her başlık tesbit – teşhis ve çözüm önerileriyle tartışılmıştır. Çözüm önerileri net olarak ifade edilmiş ve halka, idare birimlerine (belediyeye) neyi nasıl yapmaları gerekir anlatılmıştır.
Peki bunlar pratiğe yansımışmıdır ?
Üzülerek belirtelim ki, yerel yönetimimiz bu önerileri göz ardı etmiştir. Çepni tarihinde bir ilk olan, belkide bir daha yapılmayacak  bu akademik toplantının görmemezlikten gelinmesi, verilerinin değerlendirilip yeni bir yapılanma planının uygulanmaya konulamamsı sorunlarımızın artmasına, çözümünün de zorlaşmasına yol açmıştır.
En azından Nüfus Sorunu konusunda öneriler yapılmış olsaydı bugün kasaba mı, köy mü olacağız ikilemi arasında kalınmazdı diye düşünüyoruz.
Yine de zaman geçmiş değildir.
Yukarda da ifade ettiğimiz gibi insanlarımız, ekonomik ve iş ortamı yüzünden  on iki ay Çepni‘de yaşayamazlar ama en azından yılın, tatillerinin bir bölümünü Çepni’de geçirmeleri, nüfuslarını buraya aldırmaları sağlanabilir.
Bunun için genel beklentiler; ; sağlık, sosyal etkinlik, alt ve üst yapı sorunları olmayan ve ulaşım gibi ihtiyaçlarının karşılanabileceği bir yapılanmaya gidilmesi yönündedir.
Kısacası kasabayı, ” denizi olmayan bir tatil köyü” gibi düşünmek ve bu yönde konsept geliştirmek ve gerçekleştirmek hem emekli nufus için geri dönüşü teşvik eder hem de tatillerini dışarda geçiren genç – orta nüfus için çekim alanı oluşturur.
Bu çalışmalara perelel olarak yapılması gereken bir işte, yukarda da işaret ettiğimiz gibi beldenin kültürel ve arkeolojik yapısının bilimsel değerlendirilmesiyle beldeye ”turizm alanı” vasfının kazandırılmasıdır.
Bu çalışmalar belediye başkanlığı öncülüğünde,  halk ve derneklerinde aktif  katılımı sağlanarak yürütülmelidir..
Bu konuları, çalışmamızın sonuna doğru tekrar ele alacağız.

Kasabada Eğitim

Kasabanın eğitim durumunu da özellikle irdelemek gerekiyor. Kasabada ilk ilkokul eğitimi, Cumhuriyetin ilanından beş yıl sonra; Cumhuriyetin beşinci yılında başlar. Yani, 29 Ekim 1923‘ de Cumhuriyet ilan edilir ve 25 Ekim 1928’de de  köyün ilkokulu açılarak eğitim -öğretime başlanr.  Kayıtlarda, ilk göreve başlayan öğretmenin, Gemerek doğumlu Bölükbaşı Oğlu, Mustafa Oğlu Bahri Bey öğretmen olduğu görülmektedir.

İlkmektep yeni yapılmış, duvarlarıdaha sıvanmamış… Kapıya ”YAŞASIN CUMHURİYET” yazısı asılmış…

Ve okulun sıvası bitirilmiş, boyanmış.

Kasabada, Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına ilk, ilköğretimin; arşiv kayıtlarına göre 1922‘ de başlamış olabileceğini söyleyebiliriz. Çünkü, ilk şahadetnamenin (diploma) veriliş tarihi 1925’dir ve okul süresi üç yıldır. Okul  olarak ilk yapı 1928’de yapılmıştır.
İleride göreceğimiz gibi beldemizde  ilk  okul, 19.yüzyılın ortalarında  Fransızca – Türkçe ders verilen “ Fransız Koleji“ olarak açılmıştır. 1925 yılın kadar köyde çocuklara resmi (devlet tarafından) Türkçe diliyle ders, kurs v.s. verilmediği görülmektedir. Kadınları hemen hemende tamamı okur – yazar değildir. Erkeklerde ise yazı dili olarak Arapça – Osmanlıca kullanılmaktadır.
Ayrıca köye yerleşen  ailelerden bazılarının ekonomik ve eğitim açısından yeterli bir  düzeyde olduğu görülmektedir. Bunlardan, ilk Çepni Belediye Başkanı olan Halil Tataroğlu’nun dedesi Kızıl Sakallı Müftü Sadık Efendi, Mısır’da (Kahire) bugünkü El – Ensar Üniversitesinde İlahiyat okumuştur. Bu ve benzeri şahsiyetlerin köydeki okuma – yazma ya katkısı oldukça fazladır. Çevre yerleşim birimleriyle karşılaştırıldığında Çepni’nin eğitim – öğretm olarak gelişmişliği tesadüf değildir.
Köy 1953 yılında, köy statüsünden ayrılıp kasaba  olması ile tarihinin en önemli değişiminede adım atmıştır.
Kasabanın eğitim durumu ve seviyesi 1967’de ortaokul açılmasıya büyük bir sıçrama yapmıştır. 1979’ da Lise açılmştır. Bugün Çepni’nin il bazında eğitilmiş insan gücü olarak ilk sırada yer alması tesadüf değildir. Bu başarının nedenleri; Çepni’nin ilk kuruluşundan itibaren barış içinde çok kültürlü bir yaşamı başarabilmiş olması ve zamanı iyi değerlendirerek, gereken sıçramayı yapabilecek beceriyi gösterebilmesidir.

Bugün İlöğretim Okulu olarak hizmet veren eski Ortaokul – Lise binası.

Yıl 1928… Köyün ilk eğitim – öğretim emekçileri. İlkokulda görev yapan  öğretmenlerin “Sicil Defterleri”nden örnekler:

Köye ataması yapılan ilk öğretmen Bahri Bey. 25.10.1928 tarihinde vekaleten   göreve başlar.

Zafer Oğlu Mehmet Oğlu Ramazan Fahri Erdoğan Bey. 28. 10. 1928’den 6. 11. 1938 arası öğretmenlik yaptı

Yusuf Oğlu Reşat ilhan Bey. 3. 10. 1932‘ den, 10.11. 1936 arası öğretmenlik yapar.

Cadoğlu Fikri Bey. 31. 10. 1934’den, 10. 11. 1935 arası öğretmenlik yaptı.

Naciye Öztürk. 16. 11.1935’den 5. 11. 1936 arası öğretmenlil yaptı.

Osman Oğlu Rıza Tuncel. 12. 11. 1936 ‚dan  itibaren (ayrılış tarihi kayıtta yok) yıllarında öğretmenlik yaptı.

Süleyman Oğlu Fikri Erkan. 14. 11. 1936’dan 6. 11. 1938 arası öğretmenlik yaptı.

Zafer Oğlu Mehmet Oğlu Ramazan Fahri Erdoğan Bey. 28. 10. 1938’den 6. 11. 1938 arası öğretmenlik yaptı.

İsmail Hakkı Polat. 12.. 11. 1938’den 26. 109. 1940 arası öğretmenlik yaptı.

Sabri Akyol. 18.11. 1938’den 9. 10. 1944 arası öğretmenlik yaptı.

Fikri Gönen. 22. 10. 1940’dan 12. 03. 1942 arası öğretmenlik yaptı.

Ve günümüze kadar; aydınlığımıza emek veren sayısız öğretmenlerimiz… Hepsine şükran borçluyuz. Kaybettiklerimizi saygıyla anıyoruz.

Okulun ilk öğrencileri ve mezunları konusunda kayıt bulunmamakla beraber arşivlerden ilk diplomanın 1925 yılında verildiği görülmektedir. „ Öğrenci Kütük Defterin“ de (1927) ilk öğrencinin Hacı Osman Efendi‘ye (Hacı Osman Toker) olduğu görülmektedir. Kayıtlara göre Hacı Osman Efendi 29 nolu diploma (şahadetname) ile 1933 yılında okuldan mezun olmuştur.  Kayıtlarda ilköğretim başlayan ilk kız öğrencinin Şefika Hanım (Şefika İmren – Körpınar) olduğu görülmektedir. Okul 1942’ye kadar kız öğrenci mezun vermemiş, ilk diploma alan kız öğrenci Mahmud(ağa) kızı Leman Altay olmuştur. (Hüseyin Erdal, İlkokul Müdürü)
Yine „Şahadetname“ kayıtlarına göre, 7. 05. 1944 yılında mezun olan kız öğrencinin Hafide Tataroğlu, 10. 05. 1947’de Şerife (Şerfatın) Temel,15. 05. 1948’de Şemsi Çetin ve Nazife Özbek, 17.05. 1949’da Rukiye Yücel mezun olmuştur. 1950’de sekiz kız öğrenci mezun olmuş ve her yıl bu sayı yükselmiştir. Kız öğrencilerin  1950’lere kadar nerdeyse yok denecek kadar az olmasının nedeni, köyün ana geçim kaynağının çiftçilik, ağırlık olarakta hayvancılık olmasıdır. Bu zaman diliminde hemen hemen her ailenin koyun sürüsü (küçükbaş hayvanları) ve sığır gibi büyükbaş hayvanları vardır. Özellikle küçükbaş hayvanların yılın tamamında bakıma tabi olmalarından dolayı (yaylaya çıkma gibi) kız çocukları okula gönderilmemiştir. Hayvancılığın, yöresel ifadeyle davarcılık – yaylacılığın azalmasına paralel olarak kız çocuklarının okula gönderilmelerinde artış olduğu görülür. Elbette kızların okullu olmalarındaki artışta, köyümüzün değerli öğretmenlerinin katkısıda büyüktür.

Kasabamızdaki ilk ilkokulun öğretmenlerinden Ramazan Güçhan Öğretmenimiz (1945-1950) eğitim disiplini, eğitime verdiği önem günümüzde dahi anlatılır.

Ayrıca Ali Özalp öğretmenimiz (1924 – 2010), ev ev dolaşarak özellikle de kız çocuklarının okutulması için çalışmıştır.


Ali Özalp öğretmen ve evindeki Atatürk köşesi.
Burada isimlerini yazmadığımız diğer değerli öğretmenlerimizin  eğitime vermiş olduğu önemden dolayıdır ki kasabamızdan Köy Enstitüslerine  öğrenciler gidebilmiştir. İşte ”Aydın Çepni” kavramının arka planındaki gerçek budur.
Peki, bu Cumhuriyet Okulunun akibeti ne olmuştur.
Okulda 1966 yılına kadar eğitim – öğretim devam eder.  1966 yılında caminin üzerine  yeni ilkokul yapılır ve  eğitim – öğretime orada devam edilir. Burada ise okul öğrencileri ve gençler tiyatro v.s. gibi sosyal etkinlikler yaparlarlar. 1972 yılında ise sebebi bilinmeyen bir yangın sonucu kullanılmaz hale gelir. Sonuçta ise yerine eski belediye binası inşaa edilir.

Şehadetnamedefteri (öğrenci kayıt defterleri ) kayıtlarından örnekler. Soyadı kanunundan önce.

Ortaokul ve Lise

Kasabanın Ortaokul ve Lisesinin  başarılı eğitim verdiğini özellikle vurgulamak gerekir.
Önceki adı Çepni Lisesi olan Şehit Binbaşı Mehmet Aras Çepni Lisesi 1967 – 1968 öğretim yılında Çepni Ortaokulu olarak tek katlı inşaa edilmiştir. Okul Çepni Kasabası halkının katkılarıyla yapılmıştır.

1979-1980 öğretim yılında bakanlığın da yardımıyla 2. kat inşa edilmiş ve Lise olarak öğrenim hayatına devam etmiştir. 1997 yılında ortaokulların ve ilkokulların birleştirilerek İlköğretim Okulları olarak birleştirilmesinden sonra 1998’de okulun adı,  ‘‘ ŞEHİT İLKER UÇAR İLKÖĞRETİM OKULU‘‘ olarak değiştirildi.

Kasaba halkının yardımlarıyla yapıldığı için “Çepni Lisesi” adıyla eğitim veren okulumuz ise, 1997 yılında okulun yetiştirdiği Pilot Kurmay Binbaşı Mehmet ARAS’ın Güneydoğuda teröristler tarafından şehit edilmesi üzerine 16.04.1998 tarih ve 15491 sayılı onayla “ŞEHİT BİNBAŞI MEHMET ARAS ÇEPNİ LİSESİ “ adını almıştır.

2003-2004 eğitim yılından itibaren Lise ve İlköğretim Okulu  karşılıklı bina değiştirmiştir ve o tarihten itibaren mevcut binalarda eğitim ve öğretim devam etmektedir.

Kasabada okul etkinlikler

1970’li yıllar olabilir. Köy ortası dediğimiz meydanda milli bayramlarmızdan biri kutlanıyor.

Şehit Binbaşı Mehmet Aras Çepni Lisesi ile Almanya – Wuppertal Meslek Lisesi arasında gerçekleştirilen  “Öğrenci Değişimi‘‘ projesinden.

Fransız Koleji

Çalışmamızın amacının bir tarih araştırması olmayıp, elimizdeki sınırlı kaynak ile halkın anlatımlarını birleştirerek beldemiz hakkında bilgilendirme faaliyeti olduğunu belirtmiştik.

Ne yazık ki bu okul konusunda da elimizde belge bulunmamaktadır. Araştırmalarız sonuçsuz kalmıştır. Ama ”Fransız Koleji” adı ile bir eğitim kurumunun varlığı realitedir. Kuruluş amacı, kurucuları, idarecileri gibi kurumsal kimliği ile ilgili bilgimizin olmaması yanısıra faydalanabileceğimiz iki kaynak üzerinden düşüncelerimiz ifadeye çelışacağız. Bunlar;

  • Halkın anlatımları
  • Dönemin konjektürel yapısı, Osmanlı Devleti  ve benzeri yabancı eğitim kurumlarının açılmasındaki genel süreç.

Dolayısıyla bulgularımızı iki başlık – varsayım olarak  ortaya koyacağız.

I. Amerikan Merkezli Protestan – Hıristiyan Misyonerlik Amaçlı Eğitim Kurumu

Halk arasında bu okulun adı ‘‘Fransız Koleji” olarak geçer. Öğretmen Ali Özalp’ın evinin olduğu yerde yapılmış olan bu okulun yapılış tarihi tam bilinmemektedir. Okula giden Müslüman Çepnili’lerin anlatıklarından ve yaşlarından yola çıkarak yaklaşık 1850 yıllarından sonra yapılmış olabileceği varsayılabilir.

Okulun eğitim dili Türkçe ( yazı Osmanlıca) olmakla beraber ağırlıklı olarak çocuklara Fransızca’da öğretilmektedir. Okulun günümüzde bu isimle anılması, diğer taraftan Ermeni Surp Sarkis Kilisesi; belki iki ayrı yapılanma gibi görülebilir. Şunu ifade edelimki bu iki oluşum birbirinden farklı değiller. Okul bir Türk – Müslüman okulu değildir. Hedef kitlesi, ilk planda belde ve çevresinde yaşayan Ermeni çocuklarına eğitim verme amaçlıdır, fakat bazı Türk-Müslüman ailelerde çocuklarının eğiitimini düşünerek bu okullara göndermişlerdir. Bunun sebebide beldede henüz bir Osmanlı eğitim kuruluşunun olmamasıdır. Okulda eğitim dilinin ne olduğunu kesin bilmemekle beraber, Türkçe – Ermenice, yabancı dil olarakta Fransızca öğretildiği olasıdır.

Yabancı dil olarak Fransızcanın öğretilmesinden dolayıdır ki „Fransız Koleji“ denmiştir. Neden  Fransızca da İngilizce değil ? Bu soruyu burada haklı olarak sorabiliriz ama bilmiyoruz. Bu zaman diliminde bölgede; Yozgat ve Kayseri çevresinde azınlıkların ihtiyacını karşılayacak kurumların yapılması faaliyetlerini ağırlık olarak Amerika destekli kuruluşlar yapmaktadır.Okulun yapılması ile Kilisenin yapılması olayı 17. Yüzyılın ortalarında Anadolu‘da başlatılan misyonerlik faaliyetlerinin birer halkasıdır ve Amerika desteklidir.
Nasıl mı?
“Bu araştırma, kısaca Amerikan Board olarak isimlendirilen ve Amerika’nın dış ülkelere yönelik Protestanlık adına misyonerlik faaliyetleri yürüten American Board of Commissioners for Foreign Missions adıyla 1810 yılında Boston’da kurulan örgütün Yozgat’ta yürüttüğü faaliyetlerinin, çalışma ve teşkilatlanma esaslarının bütün ayrıntılarıyla ortaya konmaya çalışıldığı bir çalışmadır. Bu çerçevede Amerikan Board ör gütünün Yozgat’ta çalışmalarına ne zaman başladığı, nasıl bir teşkilatlanma yaptığı, bu yapı içerisinde hangi faaliyetlere önem verdiği, yürütülen faaliyetlerin hangi ölçüler temel alınarak yürütüldüğü üzerinde durulmuştur.”

2016’da Prof. Dr. Gülbadi Alan’ın yaptığı bu akademik çalışma bizi aydınlatmaktadır.
“1855 yılında Ermeni Misyonu olarak isimlendirilen bölge Kuzey Ermeni Misyonu ve Güney Ermeni  Misyonu olmak üzere iki ayrılmış ve Yozgat’tın bağlı olduğu Kayseri merkez istasyonu Kuzey Ermeni Mis- yonu sınırlarına dâhil edilmiştir
1856 yılında Yozgat’ın içinde yer aldığı Kuzey Ermeni Misyonu’nun istasyonları İstanbul, İzmir, Trabzon, Erzurum, Tokat, Sivas, Kayseri, Arapkir, Harput, Bağçecik olarak, Yozgat ve Everek ise Kayseri merkez istasyonuna bağlı dış istasyonlar olarak tespit edilmiştir. Kayseri merkezde misyonerlik işlerini yürütmek üzere 2 erkek, 2 bayan toplam 4 Amerikalı misyoner görevlendirilmiştir.
1862 yılından itibaren 1915 yılına gelinceye kadar Yozgat’ın bir dış istasyon olarak bağlı olduğu Kayseri merkez istasyonuna bağlı dış istasyonlar harf sırasına göre şöyle tespit edilmiştir: Akdağmadeni, Aksaray, Ankara, Aziziye, Boğazlıyan, Bor, Bozok,Burhan, Burunkışla, Cücün, Çakmak, Çeltek, Çepni, Çiftlik, Çomaklı, Dendil, Denekmadeni, Efkere, Estefana, Everek, Eylence, Fenese, Gaziler, Gemerek, Germir……. “

Sonuç:
“Amerikan Board misyonerlerinin Yozgat’ta hem bir merkez istasyon hem bir dış istasyon olarak 1855-1910 yılları arasındaki teşkilâtlanma ve yürüttükleri çalışmalar incelendiğinde, Board misyonerlerinin 1820 yılında Osmanlı topraklarına ayak basmasına ve büyük bir gayretle ülkede yaptıkları coğrafî, demograk, ekonomik, sosyal ve kültürel incelemelerin hemen ardından çalışmalara başlamasına rağmen, Yozgat’taki faaliyetlerini ancak gelişlerinden 35 yıl sonra başlattıkları görülmektedir. Yani Yozgat sınırları içerisindeki Board misyonerlik faaliyetleri, Osmanlı devlet ve toplum yapısı yeterince tanındıktan ve çalışmaların alt yapısı oluşturulduktan sonra başlatılmıştır.
Alt yapının oluşturulmasından sonra faaliyet sahası haline getirilen Yozgat’ta, verilen bilgiler ışığında ağırlıklı olarak dinî hizmetler ve eğitim ağırlıklı faaliyetlerin yürütüldüğü görülmektedir. Ancak özellikle dinî alanda, şehirde bir ibadet yeri ve bir kilisenin açılabilmesine rağmen, buralarda görev yapacak düzenli  bir din adamı bulundurulamamasından dolayı beklenen başarının elde edilemediği görülmektedir.
Yozgat merkezde ve bugün vilayet olarak Yozgat’ın sınırları içerisinde yer alan ve yine Kayseri istasyonuna bağlı birer dış istasyon olarak yürütülen yerleşim yerlerinde yürütülen çalışmaların yıllara göre gelişimi incelendiğinde, oldukça rahat bir ortamda çalışıldığı anlaşılmaktadır. Çalışmaları engelleyici bölge halkından, ciddi anlamda, her hangi bir karşı çıkma ya da engelleme girişimleri görülmemektedir. Bunun yanında buralarda görevli devlet memurları da Amerikan Board misyonerlerinin faaliyetlerini engelleyici herhangi bir çalışma içerisine girmemiş olmalı ki, misyonerler her alandaki faaliyetlerini büyük bir serbestlik içerisinde devam ettirmişlerdir. Karşılarına çıkan tek engel yine kendilerinin yetersizlikleri olmuştur”

Peki, hocanın sorduğu haklı soru; devler memurları engelleyici çalışma yapabilirler miydi ?
Bu misyonerlik faaliyetleri amacıyla yapılan okul ve eğitim çalışmaları durup dururken 17.yüzyılın ortalarında mı başladı ? Elbette değil. Bunu daha kapsamlı analiz edebilmek ve anlamak için   1535 yılında Kanuni Sultan Süleymanın Fransa ile imzaladığı Kapitülasyonlardan bağımsız düşünemeyiz. ”1740 Kapitülasyonunun 50. Maddesine göre Osmanlı ülkesindeki Frenk Piskopos ve rahiplerinin hangi ulustan olurlarsa olsunlar Fransız Kralının himayesi altında oldukları belirtilmekte ve daha önce Fransa’ya verilmiş olan imtiyazlar buları da kapsayacak hale getirilmekteydi”
”Bu anlaşma ile Katolik rahiplerin olanakları daha da artmış ve söz konusu Katolik rahiplerin misyoner faaliyetleri daha çok Rum ve Ermeniler üzerinde yoğunlaşmıştır.” (Bilal Eryılmaz, Osmanlı Devletinde Gayrımüslüm Tebaanın Yönetimi,sy.74)
Burdan da anlaşıldığı gibi beldemizde böyle bir okulun açılmasının tarihi alt yapısı vardır ve bu göz ardı edilmemelidir.
Osmanlı’nın zayıflamasına paralel olarak Kapitülasyonların siyasi, ekonomik ve kültürel ağırlığı daha da artmıştır.
Özellikle Fransanın baskı ve yetki – yaptırım gücünün artması dikkat çekicidir.
Fransa Osmanlı Devleti’nden isteklerini diplomatik dille değil, nota vererek talep etmeye başlamıştır.
1901 yılında Fransanın nota vererek Osmanlı Devletinden talep ettiği yetkiler:
”1. Fransa tabiyet ve himayesi altında bulunup kişi veya ruhban tarafından idare edilen okulların resmen tanınması.
2.Fransa tabiyet ve himayesi altında olup hastaların tedavisine veya dinsel ayinlere -törenlere mahsus kurumların resmen tanınması.
3.Sözkonusu kurumlardan bazılarının 1894 – 1896 ”iğtişaşat” (Erzurum ve çevresinde gelişen olaylar), yani karışıklıklar sırasında tahrip edilmiş veya zarar görmüş olan kurumların inşaası ile genişletilmesi ve tamiri için derhal ferman verilmesi.”
”Fransanın Osmanlı Devleti’ne bildirdiği ve yukarıda belirtilmiş olan istekler Vükela Meclisi’nde (Meclis-i Vükelâ, başvekilin veya sadrazamın başkanlığında toplanıp önemli devlet işlerini görüşür ve icra işlerinde nezâretler arasında koordinasyonu sağlardı) görüşülüp karara bağlandıktan sonra Padişah Tarafından da onaylanmış ve Bab-ı ali’nin kararı 6 Teşrinisani (ekim)1901 tarihli bir yazıyla Fransa’ya bildirilmiştir.
Buna göre:
Osmanlı Hükümeti, Fransa tabiyeti ve himayesi altında olup adları belirtilmiş olan ve Osmanlı Devleti’nce zaten tanınmış bulunan okulların hukuki varlıklarını tanımaya devam etmeyi taahüd eder. Bu kurumlardan o güne kadar izin verilmemiş olanların da resmen onaylanmasını ve bunların Muafiyet Nizamnamesi gereğince gümrük vergisi muafiyetinden yararlandırılmasını taahhüd eder.” (Doç. Dr. Şerife Yorulmaz. Osmanlı Fransız İlişkileri Çerçevesinde Osmanlı Topraklarında Açılan Fransız Kültür Kurumları. syf.727)
3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanı (Tazimat-ı Hayriye – Hayırlı Düzenlemeler) ile Osmanlı Devletinde demokratikleşmenin başlangıcı diyebileceğimiz adımların atılması ve bunun devamı olarak 28 Şubat 1856′ da İstanbul’da İngiliz ve Fransız Hükümetleriyle imzalanan Islahat Fermanının getirdiği (Osmanlı Devletine kabul ettirilen demek daha yerinde olur) yeni şartlar bu tip okulların, ibadethanelerin, v.s. her tarafa yayılmasını sağlamıştır.

II. Fransa Merkezli Katolik – Hıristiyan Misyonerlik Amaçlı Eğitim Kurumu – Cizvit Tarikatı

Kasabamızda eğitim faaliyeti göstermiş olan ‘’Fransız Koleji’’ konusunda günümüze aktarılan bir diğer bilgi ise bu okulun ‘’Cizvitler” tarafından kurulduğudur.

Söz konusu okulun daha iyi anlaşılması için kısa bilgilendirmeye ihtiyaç var; kim bu Cizvitler ?

Cizvit – Cizvitler Tarikatı;

‘’İsa’nın Askerleri’’, ‘’İsanın Topluluğu’’ olarakta adlandırılan bu Hıristiyan tarikatı 1534 yılında bir İspanyol askeri olan  Aziz Loyolalı İgnatiyos (Ignaz von Loyola) tarafından kurulmuştur. Tarikat üyelerine ‘’Cizvit’’ denmektedir.Tarikatın, Cizvit misyonerlerin  amacı Katolik Hıristiyanlığı, eğitim kurumları açarak yaymaktır. Okulları genellikle ‘’Kolej’’ olarak adlandırılmıştır. Tarikat dünyanın birçok ülkesinde faaliyet göstermiştir, günümüzde dahi göstermektedir.
Katolik Cizvit hareketi, Osmanlı Devleti’nin 1583 yılında Fransa’ya verdiği Kapitülasyonla sonucu Anadolu’da faaliyete başlayan ilk misyoner teşkilatıdır. 1860’lardan sonrada Protestan Amerikan misyonerlerine karşı propaganda yapmışlardır. Bu yönden bakıldığında Anadolu 19. Yüzyılın yarısından itibaren Hıristiyanlığın mezhep savaşlarının yapıldığı bir arenaya dönmüştür.

Tarikat misyonerlerinin en önemli özelliği; başka ülkelerde olduğu gibi Osmanlı Devletinde de başarılarının temel sebebi de diyebiliriz; bilinmeyen ülkeler ve kültürler hakkında bilgi sahibi olarak insanlar ve yöneticiler nezdinde hayranlık uyandırmak, onları kendilerine inandırmaktır (Gülşen İstek, Akademik İncelemeler Dergisi, 2019, 14/2:163-198. Cizvit Tarikatının Liselerde Verdiği Eğitim ve Buna Karşı Oluşan Tepkiler: Avusturya Örneği).

Anadolu’daki Katolik Cizvit misyonerleri dini merkez olarak her ne kadar Papaya bağlı olsalar da Fransa’nın çıkarlarına hizmet etmişlerdir. Eğitim kurumlarında okul dili Fransızcadır ve çocuklara Fransız kültürü, tarihi ağırlıklı olarak verilmiştir. Ayrıca öğrenci kayıtlarında dil, ırk ve din ayırımı yapılmadan herkese açık tutulmuştur.
Ayrıca, 1860’ lardan sonra Anadolu’da Amerikan misyonerlerin açtığı, Ermeniler arasında Protestanlık propagandası yapan okulların – kolejlerin –  idare kadrolarının Katolik Fransız Cizvit rahipleri, misyonerleri olduğu görülür (Yabancı Ülkeler Tarafında Osmanlı Coğrafyasında Açılan Okullar, Doç. Dr. İbrahim Sezgin, Lisans Tezi).
Kasabamızdaki CİZVİTLER söyleminin arka planında yatan budur. Burada bir ifade yanlışlığı vardır. Cizvitler – Cizvit Misyonerler kavramları karıştırılmaktadır.

Sonuç:

Burada söz konusu olan, araştırmamızın bir parçası olarak kasabamızda açılmış bir kolejin hikayesinden öte; koca bir İmparatorluğun içine düştüğü maddi – manevi acı durumun, yetersizliğin ve zaafın sonuçlarıdır.
Avrupa’da, özellikle 1789 Fransız İhtilali ile başlayan halk ve hak arama harekâtı, Osmanlı Devleti’nin en zayıf noktası olmuştur.
1699 Karlofça Antlaşması ile gerileyen devlet, Fransız devrimi ile de sınırları içindeki halkların milliyetçilik hareketlerine maruz kalmıştır. Sonuçta bu dış ekenlerle devlet yapısının yozlaşması birleşmiş ve içine düştüğü vahim durumdan kurtulmak için başta Fransa olmak üzere Avrupa’ya, kapitülasyonlar dediğimiz imtiyazları vermek, zorunda kalmıştır.

Anadolu’nun diğer beldelerinde olduğu gibi Çepni Köyünde de Fransızca dilinde bir okulun açılıp eğitim faaliyetleri yürütmesinin arka planı anlaşılacağı gibi basit ve masumane bir okul açma, çocuklara okuma-yazma öğretme olayından öte;  bir İmparatorluğun parçalanması, paylaşılması ve hatta kurucu unsur Türklerin  ‘’Şark meselesi’’ olarak da ifade edilen Orta Asya steplerine , geldikleri yere sürülmesi planının küçük bir tertibi olmaktan başka bir şey değildir.
Başka bir ifade ile bu misyoner faaliyetlerin amacı, Protestan – Hristiyanlık propagandasından öte, Anadolu’da yaşayan Ermeni, Yahudi, Rum gibi gayrı Müslümleri kontrollü bir şekilde organize ederek Osmanlının parçalanmasını gerçekleştirmekti.

Sonuçta, Birinci Dünya savaşının başlaması üzerine Osmanlı Devleti 9 Eylül 1914 tarihinde Avrupa devletlerine nota vererek mali ve maddi bütün kapitülasyonların 1 Ekim 1914’den itibaren kaldırılacağını beyan etmiştir.
18 Kasım 1914 tarihinde de yabancılara ait okul, manastır gibi kurumlara el konulmuştur.
Fakat 1918 de Mondros Ateşkes Anlaşmasından sonra bu okulların hızla tekrar açıldığını görürüz.

Köyümüzde açılan bu okulda Ermeni veya Hıristiyan’ların yanı sıra Müslüman’larda eğitim görürler.

Bunlar:
Hafız Öcal (Adillerin)
Hüsnü Güler (Temel )

Remzi Güler ( Temel )
Rıza Ünsal
Mustafa Uludağ( Molla Ahmetlerin Hafızın babası)
Osman Uludağ(Mustafa Uludağ’ın kardeşi)

Ne yazık ki bu kolejle ilgili elimizde herhangi bir resmî belge v.s. bulunmamaktadır. Söylentilere göre seferberlikte okulun bütün resmi kayıtları yok edilmiştir. Bu nasıl olmuştur; okulun idarecileri geride kayıt bırakmamak için mi yok etmiş veya götürmüşler yoksa okulla birlikte belgelerde mi yok edilmiştir. Her ikiside olabilir. Bu sonuçla ilgili bugün elimizde bir kayıt yoktur. Hatta Şarkışla kayıtlarında ve devlet kurumlarıda da bir kayda, belgeye ulaşılamamıştır.
Konuyla ilgili Devletin ilgili kurumlarına yaptığımız bilgi edinme başvurusunu yetkililer arşivlerlerine bakmak yerin Çepni Belediyesine yönlendirmişlerdir.Bu da ülkenin başka bir gerçeğidir !”Sayın EMSALETTİN TEMEL,
T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER)’ ne 22.11.2018 tarihinde yapmış olduğunuz 1802301466 sayılı başvurunuz 27.02.2019 tarihinde ÇEPNİ BELEDİYE BAŞKANLIĞI tarafından cevaplanmıştır:
Belediyemiz kayıtlarında Fransızların açmış olduğu okul (kolej) ile ilgili herhangi bir bilgi yada belgeye rastlanmamıştır.
Başvurunuz ile ilgili tüm işlemleri CİMER’in internet adresinden takip edebilirsiniz.”

Okulla ilgii iki değerlendirmeyi kendi tarihi yapı ve eylemleri çerçevesinde ayrı ayrı sunduk. Söz konusu okul hangi katagoride değerlendirilebilir bunu okuyucularımıza bırakıyoruz. ABD menşeli mi, Fransız menşeli mi ? Benim için önemli olan yol ve araçların farklılığı değil, amacın ne olduğudur. İki varsayımda da bu amacın ortak olduğunu sonuç bölümünde belirttik. Önemli olanda bu diye düşünüyoruz.

Kasabanın Eğitim Kapasitesi

Kasaba, il genelinde, “okur- yazar“ ve “yüksek eğitim“ düzeyi olarak, ilk sıralarda bulunmaktadır. Gerek askeri gerekse yüksek bürokrat olarak değerli şahsiyetler çıkarmıştır.
Ayrıca edebi dalda; şiir, roman, hikaye yazan ödül almış yazarların yanısıra güzel sanat dalında da , – özellikle; heykeltraş, resim ve müzik – sanatçılar çıkmıştır.
Eğitimin ve başarının bu düzeye erişmesinde Köy Enstitüleri’nin etkisini önemle vurgulamak gerekir. Azımsanmayacak çoğunlukta öğretmen Köy Enstitüsü’nden mezun olmuş, bunların bir kısmı kasabada da uzun yıllar hizmette bulunmuşlardır.
Bu öğretmenlerin estirdiği Cumhuriyet rüzgarıdır ki, kasaba da çağdaş, aydın, laik ve demokratik değerleri özümsemiş kuşakların yetişmesini sağlamıştır.
Bugün, kendi dallarında biçok ödül almış özellikle edebiyatçımızın, ressamımızın, heykeltraşımızın olması, yine müzük gibi diğer dallarda da başarılı şahsiyetlerin yetişmesi kasabanın bir gururudur. Kasbanın değerli yazarlarından, Mehmet Güler, Erhan Pınarbaşı, Selehattin Şimşek gibi birbirinden değerli şair ve yazarlarımız çıkmıştır.
Ağırlık olarak öğretmenliğin seçildiği görülmektedir. Bunun nedeni Köy Enstitüsüne gidenlerin toplumdaki sosyal ağırlıkları diyebiliriz. Bu öğretmenlerimizdeki özellikler, bilgi birikimleri; gençleri, erkek veya kız, öğretmenliğe yöneltmiştir.
Son 60 yılda Çepni’den 200’ e yakın öğretmen çıktı dersek abartmış olmayız. Bunun dışında akademik kariyer yapmış, alanında uzmanlaşmış gençlerimizin sayısıda oldukça fazla.
Bunların yirmi kadarı yalnız Köy Enstitüsü mezunudur.
İl bazında yapılan değerlendirmelerde kasabamızın eğitimli, yetişmiş insan kaynakları olarak önde bulunması bizler için gurur vericidir.
Ayrıca güzel sanatlar dalında da kendini  yetiştirmiş ressam ve  heykeltraşlarımız var.
Bugün üniversite bitirmenin yanısıra altmışa yakın doktorasını yapmış, ikisi bayan yedi adet profösör aydınımız var. Bir kasaba için bu beyin gücü çok anlamlı ve düşündürücüdür. Evet, bugün bazı sorunlarımızın neden çözüme kavuşturulamadığını konuşuyor, tartışıyorsak; elimizdeki bigi – tecrübe kapasitesinin doğru yönlendirilmesi tartışma konusu ise;  bu potansiyelin kasabaya nitelik ve nicelik yansıması düşündürücüdür deriz…

Kasaba da bir uçak... eğitimle cehaletin savaşı !

Gemerek yarısına bir uçak iner…
Zaman geçer, aynı uçak Ağaca Tepe mevkine, harman yerine iner. Yıl 1965. Bütün kasabalı gider görmeye. İlk defa uçağı bu kadar yakından görecektir.

Bu uçağı oralara getiren pilot kasabalıdır. İsmi, Halil Termel. Namı  ile Binbaşı. Askeri pilot.

Okumuş askeri pilot olmuş bir delikanlı.
Kasabalı için bir gurur değilde nedir ?
Kasabanın beledediye başkanı başta olmak üzere ağaların gururla karşılamaları gerekmez mi ?
Ne yazık ki hikaye böyle devam etmez.
Zamanın Demokrat Parti’li belediye başkanı Ankara’ya şikayet eder bu genç pilotu…
Her hikayenin bir çirkin kahramanı(!) olur. Bu hikayenin çirkin kahramanı, devrin belediye başkanı Zühtü Yücel  adamın biri olarak mezarlıkta yerini almıştır. Ama Pilot Halil Temel, “Binbaşı’’ olarak Çepni’nin onur  sayfasında tarihi yerini ebediyen almıştır.

Kasabada Güzel Sanatlar ve Edebiyat…

Kasabamızda güzel sanatlar da (heykeltraş, resim) olduğu gibi  roman, şiir gibi edebiyat dalnda da başarılı çalışmalar yapanlar vardır.

Heykeltraş Hauk Rıza Şimşek

Heykeltraş olarak ödüller almış, kendi stilini geliştirerek Türkiye sanat tarihine imza atmış heykeltraş Haluk Rıza Şafak. Düşüncelerini ağaç dallarını, ağaç köklerini işleyerek anlatmıştır.

Heykeltraş Ahmet Uludağ

Ahmet Uludağ,  diğerleri gibi bir kasabalı… Kendi işinde;çiftçi. Değil heykeltraş sanatı , hiç bir sanat dalında eğitim almamış fakat o dünyaya heykeltraş olarak gelmiş. Düşlerini, düşüncelerini taşa işleyerek anlatıyor.

Yazarlar

Edebiyatın değişik dallarında da kasabanın yetiştirdiği değerli yazarlar var. Bunların bir kısmı Türk yazım alanında birbirinden değerli eserler vermiştir.

Mehmet Güler
20 Eylül 1944 yılı, Çepni doğumlu olan Mehmet Güler edebiyat öğretmeni olarak eğitimini tamamlamış ve yıllarca öğretmenlik yapmıştır. Değişik dergi ve gazetelerde yazdığı öyküler yayınlamıştır. Öykü ve romanlarınn konuları gerçek yaşanmışlıklardır.
Eserleri;
Öykü:
Ak Badanalı Ev (1977)
İçim Dışım Gökkuşağı (1986)
Bir Eski Sevda (1988)
Ferhat Gibi (1991)
Aşkı Çeyrek Geçe (1993)
Satılık Uzay Mekiği (2002)
Arka Oda (2002)
Roman:
İstanbul Kanatlı Ben (1990)
Öznesi Aşk (2000)
Yüreklerde Fay Hattı (2004)
Çocuk Romanı:
Okul Bir Türküdür (1980)
İkizler (1986)
Kesekağıdı Ustaları (1993)
Yedi Renkli Dünya Çocukları (1995)
Çocuk Öyküsü:
İçimm Dışım Gökkuşağı (1986)
En Güzel Gülücük Oyunu (1988)
Aydede’nin Öpücüğü (1988)
Üst Geçit (1990)
Uçurtmam Bulutlardan Yüce (1991)
Adım Çocukların Olsun (1992)
Balonlar Gökyüzünün Olsun (1998)
Keloğlan Keleşoğlan)

Aldığı Ödüller:
Sabahattin Ali Öykü Ödülü (1974) (1998)
Enver Naci Gökşen Çocuk Edebiyat Ödülü (1988)
Ferit Oğuz Bayır Roman Ödülü (1988) (1991)
Uludağ Üniversitesi Öykü Dalı Birinciliği (1996)

Erhan Pınarbaşı
Çepni Kasabası’nda dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini kasabada tamamlayan yazar, 1979 yılında başladığı askeri okuldan 1983 yılında Foto-Film uzmanı olarak mezun oldu, öğrenimine Sosyal Bilimler Ve İktisat Fakülteleri’nde devam etti. 2006 yılına kadar Foto-Film Uzmanı olarak görev yaptı.
Eserleri:
Roman:
Sevdalı Irmaklar, Munzur İle pülümür (2004)
Ceset Fotoğrafçısı (2008)
Kar Ve Kan, Hakkari’nın Başörtüsü (2011)
Öykü:
Aynadaki Kadın (2007)
Senden Sonra Hiç Ağlamadım (2008)
Çorap Teki (2016)
Şiir:
Külden Künyeler (2006)
Aldığı Ödüller:
35.Ulusal 9. Uluslar arası Hacıbektaş öykü ödülü(2.)1998,
Mülkiyeliler Birliği Vakfı Şinasi Özdenoğlu Ödülü (şiir 3.) 1998,
36.Ulusal 9. Uluslar arası Hacıbektaş öykü ödülü(2.)1999,
S.E.S (Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası) öykü ödülü Mühür kitabına (1.)2000,Avustralya SBS Radyosu düzenlediği şiir ve öykü yarışmasının Türkçe/öykü bölümünde (3.) 2004
Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması mansiyon ödülü(1.) 2006.
Naci GİRGİNSOY (KYÖD) öykü ödülü (2.) 2006

Selahattin Şimşek
(1928 – 1960) Kasabanın Köy Enstitüsü öğretmenlerinden olan Selahattin Şimşek, Hakkari’de eğitim müfettişi olarak çalışırken Zap suyunda boğulur ölür. Rivayet o ki, katır sırtında giderken çığ yuvarlanır ve Zap suyuna kapılarak boğulur. Ama bir rivayette var ki öldürülür…
Otuziki yaşında hayata veda eder. Bir çok dergi ve gazetede hikayeleri yayınlanır. Geride, köylünün alın terini, ekmek kavgasını, yaşam mücadelesini anlatan iki eser bırakır.
Geriye iki eser bırakmıştır.
Hakkari Dedikleri (1960)
Köycü Oktay (1961)

Prof. Dr. Fatma Gül Cirhinlioğlu (Ceylan)
Çocuk Gelişimi, Çocuk Psikolojisi, İnsan ve Toplum kategorilerinde eserler yazan akedemisyen F. Gül Cirhinlioğlu Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.
Eserleri:
Duygu Psikolojisi
Dindarlık Ruh Sağlığı
Din Psikolojisi
Çocuk Gelişimi Ve Ruh Sağlığı

Cahide Özer
En Koyu mavisiydin Denizin (Şiir)

Orhan Demirboğa
Yedi Dağın Çiçeği
Bizim Sivas Bizim Çepni

Yonca Güneş Yücel
Kilidin Öte Tarafı Gardiyanlar

Kasabanın Ekonomik Konumu

Kasaba, geçirmiş olduğu sosyal değişimlere paralel olarak,ekonomik yapısını da değiştirmiştir.
Toprağın, alan olarak az kısmının sulu olmasına karşın ( 1.500 2000 dekar ) kasabanın temel ekonomik altyapısını tarım / çiftçilik oluşturur.
Toprağın aşamalı olarak  (nadas) ekilmesi, doğal şartlar gereği yılda bir ekim yapılması, her ürünün yetişmemesi ( genelde hububat birkaç buyday çeşidi, arpa, yulaf, çavdar, ekilmekte ) kasabanın kendine yeterli, ihtiyacını karşılyaak kapasitede bir tarım beldesi olduğunu gösterir. Yani, tarımın kasabaya büyük bir ekonomik girdisi yoktur.
Kasabanın son elli yılda geçirdiği tarımsal yapı değişikliklerinin ayrı ve detaylı bir araştırma ile analiz edilmesi gerekmektedir. Kağnıdan taktöre hızlı bir geçiş, sulama teknık ve olanaklarının genişlemesi, 1970 ile 1980 arasında tarımın kapsamlı ve verimli yıllarını oluşturur.
Sulamada, özellikle pancar ekiminde, Kızılırmak’tan faydalanılması üretimin artmasını sağlamş ise de, uzun vadede toprağın aşırı tuzlanmasına yol açacağından getireceği riskin de düşünülmesi gerekir. Oysa, Kızılırmak deltası kasabanın tarım kapasitesi için çok büyük bir şastır. Bu bir türlü değerlendirilememiştir. Tarım Kredi Kooperatifi olmasına rağmen bu sulak ve verimli toprakta nasıl bir tarım yapmalı, hangi tarımsal türler yetiştirilebilir gibi, hem çiftçiyi kazandıracak hem de kasabaya ekonomik girdi sağlayacak bilimsel çalışma yapılmamıştır. 1980’lerde yaklaşık 140 traktörün olduğu kasaba,  bu tarım potansiyelini değerlendirilememiştir.
1980 den sonra tarımın kasaba ekonomisindeki ağırlığı oldukca azalmıştır.
Bunun değişik sebepleri vardır. Başlıcaları:
-Gübre, tohum, mazot gibi giderlerin yükselmesi. Girdiler içerisinde özellikle tohum tedariki en büyük sorundur. Hükümetin veya devletin, yaptığı antlaşmalarla tohumda yapılan yurt dışı bağımlılık, çiftçinin kendi tohumunu kendisi üretme durumunu tamamen ortadan kaldırmıştır. Tohumda dışa bağımlılık tarımda yerli çiftçimize vurulan en büyük darbe olmuştur. Bu, dışa bağimlı tarım politikası yalnız kasabanın değil, büün ülkenin tarımına yayapılan bir darbedir. Eğer bu politakalardan geri dönüş olmaz, milli tarım politikası gerçekeştirilemez ise; ülkenin geleceği büyük tehlikeye; aclık-kıtlıklara gebedir. Gelişen çağın en etkili silahı top tüfek değil, tahıl ve su olacağı unutulmamalıdır.
-Yurt dışında yaşayanların kasabada kalan ailelerine yaptığı ekonomik katkılar.
-Eğitim kapasitesinin yükselmesi. Buna bağlı olarak genç nüfusun öğrenci veya memur olarak hayatlarını dışarda, şehirlerde geçirmesi.
-Gelişen çağın, modern yaşama arzusunun sonucu olarak köyde kalan genç nüfüsunda şansını büyük kentlerde arama durumları.
Elbette başka nedenlerde vardır ama genel olarak bu nedenlerden dolayı kasabanın o büyük tarım kapasitesi sekteye uğramıştır.
Günümüzde tarım, çok az aile tarafınan ”ortakçı” sisteminde yapılmaktadır. Bunların çoğuda, tarla boş kalmasın mantığı ile çiftçilik yaptıklaını söylemektedirler.
Meyveciliğe gelince; kasabanın bu yöndede büyük kapasitesi vardır. Kayısı, elma, armut, ayva, girabolu, üzüm gibi Anadolu’nun kendine has meyvelerinin yetişebildiği bir iklim yapısı vardır. İl bazında meyve çeşiti ve potansiyeli en büyük yöre olan kasaba, hem kendinin hem de çevrenin ihtiyacını karşılardı.Elbette bunun ekonomik bir girdiside vardı.
Bugün tarım gibi meyvecilikde eski potansiyelini kaybetmiştir. Üzüm bağlarının, elma ve armut bahçelerinin çoğu bakımsızlıktan yok olmuştur.Çevrenin özellikle kayısı ve üzüm ihtiyacını sağlayan kasabaya Tarsus’tan üzüm ve kayısı getirilip satılmaktaır. Bu gelinen vahim durumu gösterir.
Hayvancılıkta da aynı durum söz konusudur.
1990’lara kadar hayvancılık da önemli bir girdi sağlardı. Kasaba, çevrenin en büyük yaylım merasına sahip olunduğu gibi, sayıca en büyük küçük baş hayvan sürüsüne sahipti.
Aşağıdaki kasaba yaylalarına bakarsak bu daha iyi anlaşılır:

Yaylalar

1.Akar    / Deli Mehmet, Mustafa Dalay
2.Büyük Mağra / Köy yurdu
3.Beynemaz / Üsüyünal
4.Çifteyurt / Üsedal
5.Çökçöklerin Yurdu / Hatemler
6.Dereyurt / Adillerin
7.Eşkideresi / Cafarlar
8.Gökçebel / Salmanlar, Kirişler
9.Güneyyurt / Köy yurdu
10.Hacaadırın Yurdu / Hacı Kadirler, Şalahlar
11.Kötüyurt / Molla Ahmetler
12.Kazıklı / İsmailoğulları
13.Kayacık / Hatemler
14.Kuzeyyurt / Şemenler
15.Koyulek / Atikeler
16.Karapınar / Köy yurdu
17.Mengişer / İmamlar ( İmmiler )
18.Pehlivanın Yurdu / Üsedal (Dendillilerin yurdu)
19.Soğukyurt / Köy yurdu
20.Taşlıyurt / Hacı Bekirler

Yaylarımızın dünü ve bugünü…

Her yayla da 7 ile 12 aile   olduğu düşünülürse kasabada yaklaşık 200 aile sürü sahibiydi.Her sürüde en az 100 küçük baş hayvan bulunurdu ki, bu yirmibin küçük baş hayvan potansiyeline sahip bir kasaba demektir.Bu bize bir zamanlar hayvancılığın kasaba için ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Ne yazık ki tarım gibi hayvancılık da çağın acımasız şartlarına, dayatmalarına ve devletin yanlış politikalarına kurban edilmiştir.
Günümüzde, özel, besi amaçlı hayvancılık girişimleri varsada bunlar küçük çaplıdır ve ekonomik anlamda yeterli bir girdisi yoktur.

Çepni Gücü Yem Sanayi

Kasabanın sanayi dalında da girişimleri olmuştur. Yurt dışında çalışan işçilerin kurdukları Çepni Gücü Yem Sanayi 1980’lerde üretime başlamıştır. Makinaları yurt dışından getirilen bu girişim, finans denkleştirmelerinde çıkan sorunlar ve yönetim aksaklıkları sonucu el değiştirmiştir. Bugün, kasabalının bu yatırımda çok cuzi bir hissesi kalmıştır. Bugün kasabalı hissedarların kuruluşun yönetimi ve üretimi üzerinde herhangi bir yaptırımı yoktur.

Evet Anadolu’da küçük bir kasabanın bir girişimini, Sezar’ın dediği ‘‘geldim, gördüm, yendim‘‘ gibi üç veya dört kelimeyle ifade edebiliriz. Tıpkı yukardaki gibi… Ama bu olay, niyet, amaç, girişim; artık nasıl ifade edersek edelim öyle basite indirgenecek, bir kaç kelimeyle, cümleyle geçiştirilecek bir vakıa değildir.
Bağlı bulunduğu ili bile tam tanımayan, ülkenin başkentine hiç ayak basmamış, hayatında deniz kenarında tatil yapmak değil bir otelde dahi konaklamamış ayağı çarıklı insanlar Avrupaya geliyor, çalışıyor; kendini, geride bıraktıklarını besliyor ve köyümde de bir şeyler yapayım diyor. Daha önceki hayatlarında böyle bir hikayeleri yok. Sabah kalkmış küreğini, tırpanını omuzlamış tarlaya gitmiş, öğleyin deyneğini alıp sürüsünün peşine, akşamda hanım düğürcük mü pişirdi, bulgur pilavı mı yemiş ve yatmış. Sabah kalksaki, her taraf araba, trafiklambaları, ışıl yanan vitrinler, mini etekli bayanlar ve makinalar…
İşte bu insanların bir girişiminden bahsediyoruz burada; Çepni Gücü Yem Sanayi.
Bir özveriden bahsedeceksek, bir vatanseverlikten bahsedeceksek, bir köyünü, toprağını sevmekten bahsedeceksek işte o bu.
1972’lerde Almanya’nın Wuppertal kentinde yaşayan Çepnililer böyle bir yatırımı tartışmaya başlarlar. Kendi aralarında bir komite oluştururlar. Çalışmalarda özellikle Hayri Özdemir çok çaba sarfeder. Her tarafa gidilir, insanlara proje anlatılır. Karşı çıkanlar, olmaz diyenler olur. Ama bu bir avuç insan yılmaz. Projenin kasaba ayağı içinde çalışır ve bazılarını bu iş için görevlendirirler. Kasabada da bu işin öncülüğünü Sadık Yücel alır.
Konuşmalar, görüşmeler sonucu karar verilmiştir; Çepni‘ye bir yem sanayi kurulacaktır.
Artık işi resmiyete dökmek gerekmektedir.
Amaç nedir, nasıl finansiye edilecek, ne üretilecek…. Gibi yatırımla ilgili bütün sorularn cevap bulacağı, resmi prosüdürlerin taleplerinin karşılanacağı bir proje konsepti hazırlatmak için düğmeye basarlar. Sonuçta, ÇEPNİ GÜCÜ YEM SANAİİ VE BESİCİLİK A. Ş. olarak 08.08.1975 tarihinde ticaret siciline kaydolarak şirket kurulur.

Kurulan şirketle ilgili bir kaç konuyu hazırlanan konsepten paylaşalım:

Çepni Gücü Yem Sanayi kurucu üyeleri.

1972 yılında başlayan çalışmalar, şirketin kuruluşu derkenyurt dışında da kuruln komiteler Avrupa’da nerde bir Çepnili var dolaşırlar; fabrikaya ortak ederler. 1977’de fabrikanın temeli atılır.


1980’ler de üretime geçer. Hayvan yeminin her türlüsü üretilir.Yönetim kapasite artırımı için sermaye artırımına gider. Üyelerden tekrardan ortaklık paylarını yükseltmeleri talep edilir. Bu ara fabrika ile ilgi yolsuzluk söylentisi yayılmaya başlar. Yıl 1991- 1992. Fabrika Müdürü Maraşlı’dır. Söylenti üzerine ortaklardan H.Ö. ve S.Y. fabrikaya gider… Fabrikanın muhasebecisi ile ilgili zimmete geçirilen büyük bir meblağ vardır. Müdür Ankara’dan müfettiş ister. Fakat müfettiş gelmez (engellendiği ifade edildi). Sonuçta bu olayın üstü bir şekilde kapatılır, zimmete geçen para tahsil edilmez. Olay ortaklar tarafından duyulunca büyük tepkiye neden olur. En kötüsü de güven sarsılır. Ortaklarda ” bizim çalışıp , borçlanarak gönderdiğimiz paraları ordakiler yiyor’‘ şüphesi üzerine fabrikanın hisse katılım artırımına ortaklar yanaşmaz ve işletme zor durumuna düşer. Neticede fabrika ya kapanacak, ya da satılacaktır. Devlet adına ortaklık payı olan Tarım Kredi Kooperatifleri gerekli duyulan kredi ödemesini yaparak ortaklık payını yükseltir ve fabrikanın idaresini eline alır. Bu süreç, ortakların sahip oldukları hisselerin tamamen erimesi ve sıfırlanmasıyla sonuçlanır. Bugün Çepni halkının kurduğu fabrika ne yazık ki Çepnili’lerin değildir.

(Not: Yolsuzlukla ilgili yazdıklarımız olay içindeki ortağın kendi ifadesidir.)

Süt – Peynir işletmesi
Çepni Gücü Yem Sanayii gibi, Çepni Kalkınma Kooparatifi üyelerinin, hayvancılık yapanların ortaklaşa kurdukları Peynir yapma tesisleride aynı akıbete uğradı. Onbir evler dediğimiz alanda kurulan bu tesislerin kapatılmasının en önemli nedeni, hayvancılığın düşmesi ve sorumluların çözüm arama (çevrenin sütlerinide değerlendirme gibi) yerine sorumsuzca, nemelazımcı tavırları olmuştur. Burada, bu tesisin kurulmasını sağlayan, yıllardır kooperatif başkanlığ yapmış Kadir Şimşek’i de anıyoruz.

Aie Girişimciliği – Değirmencilik
Bunların dışında kasabada küçük el sanatları, breysel ve aile girişimleri de  bir dönem sosyal hayata katkı sağlamıştır.
Aşağıda belirttiğimiz dallardaki el sanatları veya küçük aile işletmelerinin büyük çoğunlu bugün yok. Elli yıl önce hepsi aktif olarak faaliyetteydi.

Değirmencilik
Dervişalin Değirmeni
Hatemlerin Değirmeni
İsmailoğlunun Değirmeni
Müftülerin Değirmeni
Hidayetin Değirmeni

Burada değirmencilik ve değirmen yapımında usta olan Ali Usta’yı da(Karababa, ölüm 1943) rahmetle anıyoruz.
Değirmenlerin, Çepnilerin yerleşik hayata geçmeye başladıklarında var oldukları büyük ihtimaldir.
Değirmenler yalnız kasabanın değil, çevrenin de ihtiyacını karşılardı.
Suyun gücü ile çalışırdı. Değirmenlerin makinalaşmasıyla bun larda zaman içinde yok olmuşlardır. Kasbalılar bu değirmenleri teknolojik gelişmeye göre integre edememişler, kapatmışlardır. Bugün yerleri tamamen harabe halindedir

Hamamlar:
Mahmutağnın Hamamı
Dervişalin Hamamı
Alaybeyin Hamamı

Bu hamamlarda zamanla yıkılmışlardır ve Alaybeyin hamamı tamamen yok olmuştur.
Mahmutağanın Hamamı’nın harabeleri restore edilebilecek durumdadır. Elbette haman olarak kullanılacak durumda değil. Altaki fotoğraflardan da görüleceği gibi içerde duvarlarda arapça -dini – yazılar mevcuttur. Bunun nedeni, yapı hamam özelliğini kaybedince veya kapatılınca burası okutma yeri (büyük ihtimalle kuran öğretme kursları gibi) olarak kullanılmış.

Mahmutağa’nın hamamının günümüzdeki görünümü.

Hamamın iç görünüşleri.

Hasan ve Hüseyin, Radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun.

(Ali, Radıyallahu anh- Allah ondan razı olsun)

(Ömer, Radıyallahu anh – Allah ondan razı olsun)

Alay Beyin Hamamı’ndan geriye günümüzde hiç bir kalıntı kalmamıştır. Hamamın büyük ihtimal giriş cephesi diyebileceğimiz ön tarafında bulunan çeşmenin macerasıda fotoğraflardaki gibidir.

Dervişalin hamamının günümüzdeki görünümü

Alaybeyin hamamından günümüze kalan, girişte bulunan çeşme. Hamamın yerine ev yapılmıştır.

Ayakkabıcılık:
Karikin Usta
Eşref
Halil İbrahim
Minderlinin Seytalil
Sarı Ahmedin Ömer
Kaba Mıstığın Sadık

Eşref Yalçın

Demircilik:
Mehmet Demiral

Marangozluk
Topal Recep
Efendi Usta
Hasan Usta
Sağar Mehmet
Demircinin Osman
Helimin Hasan

Kalaycılık:
Kalaycı Musa

Beziryağı:
İsmailoğulları
Hatemler

Terzi:
Kemal Özden
Saydan Kılıç
Saffet Özağaç
Emin Şafak

Dokuma Tezgahı:( kilim, yolluk, secade, yan, kıl çul )
Adeviye  Çelik
Zeynep Temel
Urhuya Biçer
Ayşe Selçuk

 

Çepni’de kilim dokumacılığıda önemliydi. Önemliydi diyoruz, çünkü günümüzde dokumacılık tamamen yok oldu. Kullanılan motifler tipik Anadolu kilim motfleridir.

Berber:
İslam Akay
Ömer Fırat

İslam Akay

…….. ustura ile traş ederdi. Mesleğini severdi. Traş ederken sıgarası hep ağzında dururdu. İlginç olan, sıgara hep yandan yanardı…

Kasabann en eski duvar ustalarından Hasan Çifçi.

Kasabada Sosyal Yaşam

Kasabanın Aile Yapısı
Kasabanın aıle yapısı ” çekirdek aile ” ailedir. Aile içinde yönetici ve karar verici babadır. Ailede anne, baba ve çocuklar birlikte yaşarlar.
Evlilikler, çoğunlukla, tarafların karşılıklı anlaşmaları sonucu gerçekleşir. Adayların istemi dışında, zorlama evlilikleri yok denecek kadar azdır. Kız kaçırma olayıda tamamen yok olmuştur. Akraba evlilikleri çok değildir.
Erkek ve kadın eşitliği ideal olmasada Anadolu ortalamasının üzerindedir.
Elbette eğitimin gelişmesine paralel olarak da, gerek aile içi ilişkiler, gerekse aile – çevre ilişkileri değişmektedir.

Kasabada düğün
Kasabadanın kendine has folklorik bir unsuru yoktur. Düğünlerde bölgeye ait geleneksel oyunlar oynanır. Bunlar çekirge, kol oyunu, Sivas halayı, gibi oyunlardır.
Düğünler her toplumun, sosyal grubun kendi tarihi ve kültürel fenomenlerini taşır. Bunun için Anadolunun her beldesinin ayrı ayrı düğün şölenleri vardır. Ancak, sanayileşmeye parelel kentleşmenin oluşturduğu yeni yapılanma, bazı geleneklerin unutulmasını berabarinde getirmiştir.
Kasaba da genelde değişmeyen, oturmuş bir düğün süreci uygulanır.
Kız istemeden, gelinin yeni evine yerleşinceye kadar ki süreç şöyle gelişir:
Kız, erkek tarafından dünür gidilerek istenir. Kız tarafı aile büyüklerine de danışmak için zaman ister. Birilerine danışılır ve karar verilir. Bu karar genellikle olumludur.
Çünkü kasabada görücü usulü olmadığından dünür gitme anına kadar bazı aşamalar olmuş, iş, olayın resmiyete dökülmesine kalmıştır.
Kız tarafının evet cevabından sonra yüzük merasimi nasıl yapılacak, nışan nasıl konacak, neler alınacak v.s. Her iki tarafca ortaklaşa kararlaştırılır.
Düğün işlerinin sevk ve idaresi için damat tarafları toplanır ve damat tarafından biri ” sadıç ”  seçilir. Bu damatın samimi arkadaşıda olabilir. Sadıç evli olmak zorundadır.
Düğnden birgün önce kına gecesi yapılı, gelin kına yakılır. Kına gecesine erkekler katılmaz. Her iki tarafın kadınları, genç kızları kendi aralarında eğlenirler.

Sabah olur. Sadıç damadı hazırlar. Damat tarafı kadınları gelin evine gider, hazırlık yaparlar. Gelin evinde bu hazırlıklar sürerken her iki tarafın büyükleri toplanıp çeyiz yazarlar. Yine iki tarafta da çalgı çalınır.
Çeyiz yazma işi bitince kız tarafı damat tarafına haber göndererek hazır olduklarını bildirir.
Yiğit başı (bayraktar ) bayrağı çeker, damat ve gençlerle beraber kız evıne giderler.Kız evine giderken hep bir ağızdan selevat getirilir.

1950 – 1960’li yıllarda köyün içi ve bayrak çekimi.

Kız evine giderken söylenen deyiş

Yazın ekerler ekini
Kışın sokerler kökünü
Hazreti Muhammed peygamber vekili
Verelim peygambere selevat
Sellelahu Muhammed

Sıra sıra söğütler
Bibirini öğütler
Askerden gelen baba yiğitler
Vereleim peygambere selevat
Sellelahu Muhammed

Dörtlükleri yiğit başı yalnız söyler, arkasından gençler tekerlemeyi (sellelahu Muhammed ) söyler.
Kız evinin önünde, oyunlar oynanır, halaylar çekilir. Bir taraftan da gelinin çeyizleri yüklenir. Sadıç bahşiş karşılığı kapıyı açtırır. Kız tarafı gelini sadıca ve damada teslim eder.


Davul zurna eşliğinde gelin damat evine getirilir. Bu getiriliş esnasında damat ve gelin arabasının önü kesilir ve bahşiş alınır.
Gelin arabadan inmez. Damadın babası geline bahşiş verir ve gelinde iner. Gelin kapıdan içeri girerken kaynana küp kırar, aynı anda da damat yukardan gelinin başına çerez ve para döker.
Sonra, damadı sadıç evden alır başka yere götürür. Düğün vakti gelinceye kadar eğelenirler. Gelin ise yeni evinde kadınlarla eğlenir.
Ve, düğüne gidilir.
Düğünde eğlence ve sonunda da takılar takılır.
Düğünden sonra hep beraber damadın evine gidilir. Sadıç ve arkadaşları damatı evden alır, başka yere götürürler. Bu arada gençler damatla beraber köyün içinde dolaşarak aşağıdaki ilahiyi söylerler.

Enzubillahimineşeytaniracihim, 

Bismillahirahmanirahim,  amin
Lailahi oldu hayran,
Yandı ciğerim bir an,  amin
Arşın gölgesin de seyran,
Olanlardan eyle bizi,  amin

Girip hakkın didarını,
Alanlardan eyle bizi,  amin
Girip Cennetin evini,
Görenlerden eyle bizi,  amin

Bakma şu dünya haline,
Çağrışalım hak yoluna,  amin
Kitabını sağ eline,
Alanlardan eyle bizi,  amin
Girip cennetin evini,
Görenlerden eyle bizi,  amin

Yapılan bu turdan sonra gençler damadı evine getirirler. Gelin evde damadı beklemektedir. Gençler damadı döverek, iğneleyerek gelin odasına yiterler.
Sabah olur.
Sadıc tarafından bir bayan damadın evine gider.
Bir hafta sonra kayın valide, kayın babası ve damat gelini anne ve babasına   ”yol aça ” ya   ( el öpme ) götürürler. Eli boş gidilmez, baklavalar, börekler yapılır.
Bu gelinin baba ocağına veda ziyaretidir.
Yeni evlileri yeni günler beklemektedir artık…
Burada üzülerek şunuda ifade etmek gerekiyor. Çepni‘de düğünlerde çekilen bayrak sıradan bir bayrak değil ‚‘‘sancak‘‘tı. Çok özel yapılmış, ipek dokumaydı. Yıllardır gençlerimizin düğünlerde özenle çektiği, geleneksel törenle birbirlerine teslim ettiği bu sancak, belediye başkanlarımızdan biri tarafından Gemerek J. Komutanlığına verilir. Bu sancağın tekrardan kasabaya getirilmesi gerektiğini de burada vurgulayalım. Eserler yerlerinde değerlidir ve kalmalıdır.

Yiğit Başı – Bayraktar

Bayraktar / Yiğitbaşı:  Anadolu düğünlerinin en önemli özelliklerinden biride bayraktarlık, yiğit başılık.

Bayraktarlar adı üzerinde o beldeye ait bayrak veya sancağı taşırlar. Bu bayrak / sancak genelde özel olarak yaptırılır ve beldenin bütün gençlerini altında toplamak gibi manevi bir anlam taşır.
Bayraktar olabilmeninde kuralları vardır. Gençlerden seçilir; seçilen kişi gençleri toplayacak beceri ve kişilikte olmalıdır. Düğünlerin genel organizesinden alda gençler arasında olabilecek ihtilafları çözme, barış sağlama becerisinde olmalıdır. Seçim süreleri ile ilgili bir sınırlama yoktur.

Seçim sonucu seçilen yiğit başı veya bayraktar diyelim, seçilmesi şerefine ilk cuma günü gençlerle namaza gider. Namazdan sonra dua ile bir koç kurban eder. Gençler toplanıp etli pilav pişirilir ve yenir. Seçim ve yemek sürecinde kesinlikle alkol içilmez. Burada şunu da üzülerek belirtmemiz gerekiyor ki, bu Anadolu’ya has bu güzel gelenekte zaman içinde değiştirilmiş, amacından saptırılmıştır. Bugün her ne kadar kasabada, düğünlerimizde yiğitbaşılık, bayraktarlık yaşatılsa da bazı ritüeller unutulmuştur.

Bayraktar seçim ritüelleri diğer yerlerde olduğu gibi kasabada da belli bir düzen içerisinde yapılır. Adaylara değişik sorular yöneltilir. Bu soruları kim bilirse o bayraktarlık görevini seçilmiş olur. Sorulan sorulardan örnek;

 Soru:

Söz var sözü açar
Sözü bilmeyen geri kaçar
Bir batman unu uğurene kadar
Ne kadar su gelir geçer ?

Cevap:
Hem teraziyim, hem kantarım
Sen ölçüsünü bul ben tartarım.

Soru:
Ay dolunur (kapanır), gün dolunmaz
Abdestsiz namaz kılınmaz
Kuranı Kerimde bir ayet var
Miminen cin bulunmaz

Cevap
Mim, Muhammed
Cim, Cebrail.

Soru:
Ezan okur namaz kılmaz
Çok evlenir nikah kıymaz

Cevap:
Horoz.

Elbette soruların hepsi bunlar değil. Daha çok dini içerikli sorulardır bunlar.

Örnek verecek olursak, Çerçialan köyündeki bayraktar seçimlerinde bize benzer. Orada da seçimlerde sorulan sorular benzerler.

Soru:
Sazım öter perde perde,
İmtihan olalım burada,
Sana diyorum Bayraktar!
Kırkların mekânı nerde?

Cevap:
İmtihan mı maksadınız, derdiniz,
Şimdi artık sözü bize verdiniz,
Kırkların mekânını bana sordunuz,
Kırkların mekânı arşı aladır!

Soru:
Bugünkü günün adı nedir?
Yarınki günün adı nedir?
Yeraltındaki yeşil caminin,
İmamının adı nedir?

Cevap:
Bugünkü günün adı Dünya’dır.
Yarınki günün adı Ahmet’tir
Yeraltındaki yeşil caminin
İmamının adı Hazreti Muhammet’tir.

Soru:
Bir kuzu gördüm ağzı kapalı
Mevla’sına sadık kullar tapalı
Bir han gördüm369 kapılı
Bunun iptidasını açan kimdir?

Cevap:
O kuzu ahrazdır, ağzı kapalı,
Sır saklayan kulun sırrı tapalı.
O han insan vücudu üçyüzaltmış kapılı,
Bunun iptidasın açan Allah’tır!

(Çerçialanköyü İnternet sayfası)

Görüldüğü gibi Anadolu’da düğünlerin bile belli kaide vu kuralları oluşmuştur. Bunların bir tarafı toplumun değerlerini içeren unsurlar olduğu gibi, diğer taraftan da insanlar arası dayanışmayı, birlikteliği geliştirecek teşkilatlanmayı sağlayan unsurlardır. Bu olaya kırsal bölgelerde gençlik örgütlenmesi olarak bakabiliriz.
Seçim sonucu seçilen yiğit başı veya bayraktar diyelim, seçilmesi şerefine ilk cuma günü gençlerle namaza gider. Namazdan sonra dua ile bir koç kurban eder. Gençler toplanıp etli pilav pişirilir ve yenir. Seçim ve yemek sürecinde kesinlikle alkol içilmez.
Burada şunu da üzülerek belirtmemiz gerekiyor ki, bu Anadolu’ya has bu güzel gelenekte zaman içinde değiştirilmiş, amacından saptırılmıştır. Bugün her ne kadar kasabada, düğünlerimizde yiğitbaşılık, bayraktarlık yaşatılsa da bazı ritüeller unutulmuştur.

Zamanın gençlerinin yaptığı Yiğitbaşı (Bayraktar) seçimleri töreni.

Giyim tarzı
Her beldenin kendi folklorik özelliklerini taşıyan giyiniş tarzları vardır. Çepni’lerin de kendilerine has kıyafetleri vardır ve Anadolu’nun değişik yerlerinde ki Çepniler’in bazıları kendi folklorik kıyafetlerini korumuşlardır.
Fakat, kasabanın çok farklı kültürlerle iç içe yaşama süreci, zamanla giyim tarzınıda etkilemiştir.
Erkekler normal kıyafet diyebileceğimiz pontolon, ceket giyerler. Erkek giyiniş tarzını Cumhuriyetin kılık / kıyafet devriminin öngördüğü şekilde modern tarz olarak da ifade edebiliriz.
Kasaba kadınların da, genel Anadolu giyiniş tarzı görülür.

Arkadakiler: Zeynep Özbek, İzzet’in Mustafa’nın eşi. Akkadın Körpınar, Curuşlar’ın  Emin’in eşi. Emine Körpınar, Curuşlar’ın Hacı’nın eşi. Önde: Adeviye Özbek, muhtar Yadigar’ın eşi.

Başlar ”tülbent” le örtülmüştür. Elbise olarak  ” entari ” giyilir. Burada tülbentin günümüz türbanı ile hiç alakası yoktur. Yani, tülbent bir inaçsal öngörü veya zorlama sonucu giyinen baş örtüsü değildir. Bundaki espri, saçın dağılmaması,  temizlik v.s. dir. Tülbent yalnız baş örtüsü olarakta kullanılmaz. Başı ağrır, sıkı sıkı ilaçmış gibisine başını bağlar, Kolu ağrır, kolunu boynuna asmak için kullanır. Bir yeri kesildi mi, şişti mi, incidi mi, sargı bezi olarak kulanır.

Yaylada mı, kuzuyu sarar üşümesin diye. Sağdığı sütü tülbenti ile süzer. Sütü de peynir yapar suyunu tülbentle süzer. Dilek mi tutacak, tülbentinden yırtar ve dilek ağacına bağlayarak dileğini tutar. Sakızını, parasını, kıymetli eşyasını tülbentinin ucuna imlek yapıp, sıkı sıkı bağlar. Alnının emek terini, sevincinin,  ağıdının gözyaşlarını siler tülbenti ile, tıpkı diğer Anadolu kadınları gibi..
Kasaba  kadınının tülbenti ne namazlıktır, ne de öbür dünyalık… Bir yaşamdır…

 

(Wuppertal, Çepni fotoğraf sergisinden)

(Wuppertal, Çepni fotoğraf sergisinden)

Çepnilerde Geleneksel Musiki
Genel olarak Anadolu Çepnilerin üzerinde yapılan araştırmalara baktığımızda sosyal yaşam, gelenek, deyiş ve ilişkileri ortak özellikleri taşır. Musikide bunlardan biridir.
“ Çepniler; kendi toplumsal özellikleri ya da göçler sırasında etkilenerek kemdi inanç çerçevesinde harmanladıkları musiki ve oyun yapılarını  günümüze kadar korumayı başarmışlardır.” “Bugün Karadeniz Bölgesinin kültürel değerlerindeki Çepni etkisi çok önemlidir . Giresun ve havalisinin Türk kültür coğrafyası haline gelmesinde Oğuzların Çepni kolunun büyük katkıları olmuştur. Çepnilere ait kültür unsurlarını sahillerden başlayarak engebenin zirveye ulaştığı yaylalara kadar ulaştığını görmekteyiz. Bu kültürlerin başında musiki gelmektedir. Anadolu’nun nerede ise her yerinde Çepnileri görmek mümkün olduğuna ve  bu sosyal grubun birçok benzerliklere sahip olduklarını söylemek mümkündür.”
Gökhan Hamzaçebi, Hitit Üniversitesi, Uluslararası Hehrin Piri Koyunbaba Sempozyumu 2016.

Bugün bizlerin söylediği ağıtlarımızın, türkülerimizin genel Çepni musikisi ile ortak yönü var mıdır ?
Burda bir gerekliliği daha söylemeliyiz; kasabanın müzük öğretmenleri bu çalışmayı yapıp Çepni kültür hayatına katkı sunmalıdırlar.

Çepni’de yaşayan sülaleler

1.Güdüler
Soyadları: Güneş
2.Azap Bekirler
Soyadları:Hasbek
3.Alaybeyler
Soyadları:Mermertaş
4.Sünü Beyler
Soyadları: Karabulut
5.Açocuklar (Hannasoğulları)
Soyadları:Erdal
6.Abolar
Soyadları: Ünal
7.Şeherlinin Adiller
Soyadları: Erdoğan /  Taşlıtepe
8.İmmiler ( İmamlar )
Soyadları: İmren / Altay
9.Tellinin Emin
Soyadları: Demirel / Demiral / Dalay
10.Tahmazlar
Soyadları: Biçer
11.Hacı Bekirler ( Go Bekirler )
Soyadları: Taştan / Taşdemir
12.Culazlar
Soyadları: Öcal / Erol / Güleç
13.Küpçüler
Soyadları: Kaya
14.Geçöyüpler
Soyadları: Özer
15.Kapıcıoğlu
Soyadları: Başer
16.Hanımgil
Soyadları: Ceylan
17.İsmayiloğlu
Soyadları: Temel / Güler
18.Küçük Hasangil
Soyadları: Özkan / Hamzaoğlu
19.Canikler
Soyadları: Yüksel / Özalp
20.Üsedealler
Soyadları: Yıldırım
21.Cafarlar
Soyadlerı: Uçar
22.Müftüler
Soyadları: Özbek / Tataroğlu
23.Yusuflar ( Kannıoğlanlar )
Soyadları: Azgın
24.Kaba Mıstıklar
Soyadları: Yılmaz
25.Muhacir Şerif
Soyadları: Aras
26.İbişkealler
Soyadları: Kılıç
27.Çökçökler
Soyadları: Körpınar
28.Molla Ahmetler
Soyadları: Uludağ / Şimşek
29.Çukurlar
Soyadları: Çukur
30.Ağasarıgil
Soyadları: Akdağ
31.Bağcıgil
Soyadları: Bağcı
32.Kör Ahmetin Oğlu
Soyadları: Ergün 30.
33.Kızılcınlı
Soyadları: Gürel / Keskin
34.Cin İmamgil
Soyadları:Yolcu
35.Çölkuşular Soyadları:
Çölkuşu
36.Hatemler
Soyadları: Dağlar / Ünal
37.Dervişağlar
Soyadları: Şener / Yıldız
38.Hacı Kadirler (Kabakgil / Şalahlar)
Soyadları: Öztürk
39.Araplar
Soyadları: Boran
40.Kör Molla ( Hüseyin )
Soyadları: Doğan / Yalçın
41.Kirişler
Soyadları: Özdemir / Güller/Tapan
42.Kel Hasangil
Soyadları: Erdoğan
43.Köyağası
Soyadları: Tombah
44.Muharrem Uşağı
Soyadları: Özden
45.Kel Sülüman
Soyadları:Erdem
46.Değirmenci Ali
Soyadları: Karababa
47.Topal Efe
Soyadları: Özden
48.Bal Ali
Soyadları: Kızılırmak
49.Salmanlar
Soyadları: Özağaç
50.Dabahlar
Soyadları: Dinçer
51.Kör Aşırlar
Soyadları: Taşçı
52.İbişgill
Soyadları: Çınar
53.Eşeler
Soyadları: Şahin
54.Recep Uşağı
Soyadları: Ural
55.Memiş Efendiğil
Soyadları: Altınbulak
56.Kizir İbişler>
Soyadları: Alkan
57.Topal Yusuflar
Soyadları: Çeliker
58.Büyük Osmangil
Soyadları: Çelik
59.Akkadının Mustafa
Soyadları: Çetin
60.Hakkının Neşet
Soyadları: Çetin
61.Sadiler
Soyadları: Tecer
62.Karadaş Uşağı
Soyadları: Karakuş
63.Hasan Hüseyinler
Soyadları: Damlapınar
64.Kekliceklinin Emin
Soyadları: Şafak
65.Kekliceklinin Kır Kadir
Soyadları: Topçu
66.Üsüyünağalar
Soyadları: Yüce

Kasabanın mevki adlarına dikkat edilirse 67 mevki tesbit edilmişti. Aynı şekilde kasabadaki yerleşik sülale sayısıda 67. İkisi arasında bağlantı olabilir mi ? Evet, her sülalenin yerleştiği veya ekip biçtiği mevki kendi adlarıyla anılmaktadır.
Ayrıca küçük bir kasabada 67 sülalenin yaşıyor olmasıda sosyolojik olarak önemlidir. Çevre yerleşim birimlerine bakıldığında buraraların en fazla on on – onbeş sülaleden oluştuğu görülür.
Çepni’nin bu sosyal yapısının sebebi göç bölümünde de anlattığımız gibi tarihi geçmişinden gelir. Erzurum’dan, Van’dan, Kars’tan, Malatya’dan ailelerin gelip buraya yerleşmeleri tesadüf değildir. Çünkü Çepni, göçler döneminde çevreye göre  el sanatları ve tarım açısından en gelişmiş bir beldedir. Ayrıca dini ve etnik farklılıklara rağmen insanları birbirlerine sahip çıkmakta, birlikte üretip birlikte tüketmektedir. İşte bütün bu özellikler Çepni’ye bir çekim beldesi vasfı kazandırmıştır.Bugün dahi beldemizde insanlarımız ne inancı ne de etnik kimliği açısından dışlanır veya başkalaştırılır. Çepnili için bu yaşam tarzı, vazgeçilmez sosyal kimliktir.

Çepni’den Göçler

Başlıbaşına araştırılması gereken bu olgunun kasabaya etkisi çok büyüktür. Yalnız bu etkinin olumlu mu, olumsuzmu sorusuna verilen cevap çarpıcı olduğu kadar da şaşırtıcıdır.
Bu ayrı bir sosyolojik araştırma konusudur.
Göç olgusunu, yurt içi ve yurt dışı olarak ele almak gerekir.

Yurt İçi Göçler
Yurt içi göçler eğitim ve paralel olarak memuriyet süreci ile başlamıştır. Memur kasabalılar  genellikle en son görev yaptıkları yerlerde ev almışlar ve oralara yerleşmişlerdir. Bir kısmıda tatil beldelerinde evler alarak yerleşmişlerdir. Bugün Akdeniz ve Ege Bölgeleri ile Kayseri, İstanbul, İzmir ve Ankara illerinde de yerlaşen kalabalık kasabalılar vardır.
Bunlar yılda en az bir defa kasabaya gelirler. Yani ilişkilerini koparmamışlardır.
Yurt içi göçlerin bu derece çok olmasının sebebi beldeden kaçış değildir. En önemli etken, eğitim ( çocukların) dir. İkincisi ise, kasaba insanının gittikleri yerlerde oranın halkı ile çabuk ve samimi diyalog geliştirebilme becerileridir.

Yurt Dışı Göçler
Yurt dışı göçlere gelince, bunun temel nedeni  ekonomiktir.1960 da  yurt dışı işçi göçü ile başlayan süreç eskisi gibi olmamakla beraber hala devam etse de oldukca azalmıştır.
Azalmasının sebebi, üçüncü kuşağın eşlerini Türkiye’den değil de yaşadıkları Avrupa ülkesinden seçmeleridir.
Bugün yurt dışındakilerin  kasabaya etkisi elbetteki çoktur. Bu etki ekonomik olduğu kadar kültüreldir de.
Yurt dışında yaşayan nüfus kasabada yaşayan nüfusdan oldukca fazladır. Özellikle Almanya’da bulunan çoğunluğun Wuppertal kentinde toplandığı görülmektedir.
Wuppertal’de yaşayan Çepnililer 1980 yılında kendi derneklerini kurmuşlardır.
Bu dernek yurt dışında kasabalıların adeta iletişim ve kasabayla ilgili kararların alındığı sosyal kurum fonksiyonunu oynamıştır. Dernek, yurt dışında ki kasabalıları organize ederek kampanyalar yapmış, kasaba da  yol, alt yapı, okulların restore edilmesi, ağaçlandırma, ekonomik yardım gibi projeleri gerçekleştirmiştir.
Bugün, 2000 yılından beri dernek, mülkiyeti kendie ait olan binada değişik faaliyetlerle çalışmalarını yapmaktadır.
Yine, Almanya’nın yanısıra, Avusturya, Hollanda, Fransa gibi diğer Avrupa ülkelerinin hepsinde ve Amerika, Kanada, Avusturalyada’da kasabalılar yaşamaktadır. Yani dünyanın her yerinde Çepnili’ye rastlamak mümkündür.
Ekonomik nedenlerle başlayan göç, zamanla gidilen yerlerde yerleşik hayata geçme sürecinide başlatmıştır. Para kazanıp köyüme döner, güzel bir ev yaptırır rahatca hayatımı sürerim hedefi veya düşü günümüzde yerini yeni kuşaklarla, burada nasıl bir ev alırda iyi yaşarım, çocuklarımın geleceğini burda güvence altına alırım hedefü ve rüyasına bırakmıştır. Bu sosyal değişimin etkisi ile evlilikler de, eş bulma kriterleri de değişmiştir.
Bütün bu değişimlerin, çağın ve yaşamın bir gerçeği olduğunu kabul edip böyle geniş bir coğrafi yaşamın getirisi olan sosyal, düşünsel ve ekonomik gücün organize edilerek koordineli olarak yönlendirilmesinin kasaba yaşamına etkisni düşünmek gerekmektedir. Düşünmek ve de gereğini  yapmak gerekmektedir. Bu, gelecek kuşakların acil gündemini oluşturmalıdır.

Kasabada yapılan sempozyumda Göçler konusunda   yapılan sunum:

(Mustafa Ural, 2010, Çepni Kasabası Sorunları ve Çözüm Önerileri Sempozyumu sunumu)

Göç…genelde bütün canlıların kaderi.
Mekan değiştirmekte diyebiliriz göçe.

Canlılar neden göç ederler ?
İnsanlar demiyoruz, canlılar diyoruz, çünkü öyle bir şeyden bahsediyoruz ki ortak nokta aynı.
Yaşamak için; ekonomik olarak en iyi toprakları aramak ve keşfetmek, sosyal huzur için en iyi ortamla, insanlarla buluşmak ve onlarla paylaşmak.
Özlemlere, hayallere, rüyalara, kaybedilenlere kavuşmanın adı da diyebiliriz belki…
Eni-boyu-çapı-yönü belli ve hiç değişmeyen yer küremizde hareket edebilen canlı ve cansız her şey durmak bilmemiş… inadına ordan oraya koşturmuş durmuş.
Velhasıl, bizimkilerde bunun bir parçası… Çepnililer. Ortaasya’lardan çık, oraya nerden gelmişler bilmiyoruz, Anadolu’yu mekan tut. Her biri bir tarafa dağılmış; birazı da, işte bizim oralara gelmiş konaklamış…
Ve yeni arayış; daha iyi bir ekonomik yaşam, daha iyi ve değişik sosyal çevre derken ver elini Almanya, Fransa, Avusturya, velhasıl Avrupa, Amerika, Avusturalya…
Evet dostlar bu öyle bir hikayedir ki, üzerine romanlar, şiirler, oyunlar yazılmış beyaz perdelere yansıtılmış…
Biz burada göçün bu kısmını ele almayacağız. Sağdece göçün Çepni üzerindeki etkilerini, nereye neden göç edildiği, göç edenlerin Çepniyle bağlantılarının sosyal ve ekonomik boyutunu, gittikleri yerlerdeki yaşamlarını içeren küçük ve de anlamlı bir çalışmayı sunacağız.
2010 yılında kasabamızda yaptığımız ‘‘Çepni Kasabasının Sorunları ve Çözüm Önerileri’ adlı sempozyumda, Wuppertal’deki derneğimizin o zamanki başkanı, öğretmen sayın Mustafa Ural’ın hazırlamış olduğu sunumu sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Bu çalışma da birçok şey; genellikle yurt dışında yaşayan Çepnili’lerin ekonomik katkıları ve günümüze etkileri görülecektir.
Günümüzde dahi tartışmalara konu olan yurt dışı -göçmen- Çepnililer ne yapmış bakalım…

Göç:ekonomik, siyasi, ekolojik veya bireysel nedenlerle, bir yerden başka bir yere yapılan kısa, orta veya uzun vadeli geriye dönüş veya sürekli yerleşim hedefi güden coğrafik, toplumsal ve kültürel bir yer değiştirme hareketidir”
Göç, ister ülke sınırları içerisinde, ister siyasi sınırları aşmak suretiyle olsun, yaşanan bölgenin olumsuz koşullarından kaçmak veya gidilecek yerin avantajlarından yararlanmak amacıyla yapılmaktadır.

Kasabamızdan yapılan göçlerin nedenleri?

      1. Ekonomik refaha ulaşmak (Daha iyi bir yaşam)
      2. Eğitim olanağı
      3. Aile birleştirimi

1950 yılından sonra tarımda makineleşme ile birlikte kırdan kentlere bir göç dalgası yaşanmıştır. Yaşanan bu gelişmeler sadece iç göç sürecini başlatmamış diğer ülkelerin istihdam ve göç politikalarıyla birleşerek uluslararası göç sürecini de başlatmıştır. Türkiye’nin bu dönemdeki işgücüne Almanya, Hollanda, Fransa başta olmak üzere ekonomik olarak atılıma geçen birçok Avrupa ülkesi talip olmuştur.
Türk işgücünün yurt dışı göç süreci yaklaşık 50 yıl önce başlamış, bu süreçte önemli değişimler ve gelişmeler meydana gelmiştir. Başlangıçta, yalnızca işgücünün göçü olarak başlayan bu süreç, daha sonra aile birleştirmesi, üçüncü kuşakların da katılımıyla dinamik bir gelişim göstermiştir. Doğal olarak yurt dışındaki Türkler bu dinamik gelişimlerini yaşadıkları toplumlara ekonomik, sosyal ve kültürel katkılarıyla da yansıtmışlardır.
Göç hareketi 1960 askeri müdahalesinden sonra baş gösteren ekonomik sıkıntılar, işsizlik ve döviz darlığı gibi etkenleri ortadan kaldırmak için düşünülen demografik çözüm olarak ortaya çıkmıştır.
Türkiye’den dışarıya düzenli işçi göçü Ekim 1961’de Türkiye ile Federal Almanya Cumhuriyeti arasında yapılan bir anlaşma ile başlamıştır.

1964’te Hollanda, Belçika ve Avusturya,
1965’te Fransa
1967’de İsveç ile anlaşma imzalanmış ve böylece Avrupa‟ya
yönelik Türk göçü başlamıştır.

Kasabamızdan ilk işgücü göçü Almanya’ya 1963 de başlamıştır.

Almanya’ya işçi göçünün ilk dönem için temel belirleyici özelliği, çoğunlukla kişilerin ailelerini geride bırakarak tek başlarına, bir gelir elde ederek tasarruf yapmak amacıyla gitmesidir. Bu gidişin geçici bir süreliğine ve yeterli para biriktirildikten sonra geri dönüleceği düşüncesiyle gerçekleştirilmiş olması bu düşünceyi göstermektedir.
1973 deEkonomik Kriz, Yabancı işçi alımının durdurulması, “Turist” (illegal) göçmenlere yasal bir statü kazandırılması, Ailelerin birleştirilmesi, Çocuk paraları Avrupa ülkelerindeki yabancı işgücünün „geçici değil „kalıcı olduğu bu şekilde anlaşıldıktan sonra bu göçmenlerin sosyal haklarının tanınması gündeme gelmiştir. Bunun sonucunda, Türkiye ile ikili anlaşmalar imzalamış olan Avrupa devletleri bu sosyal güvenlik anlaşmaları çerçevesinde yabancı işçilerin sağlık, bakım, iş kazaları, sakatlık, ölüm hallerinde sosyal sigorta kapsamına almış, onlara da doğum ve çocuk yardımı, işsizlik ve emeklilik hakları gibi haklar tanımıştır

1990’lı yıllar: Yabancılar Yasası, Yabancıların kimlik kazanması, Artan yabancı düşmanlığı, Etnik işletmelerin yaygınlaşması, Etnik ve dinsel derneklerin yaygınlık kazanması, Siyasal hakların istenmesi.
2000’li yıllar: İslamofobi, Euro –Türkler, Göç yasası, Entegrasyon çalışmaları: Yaşanan bu süreçlerin her bir aşamasında Türkiye’den Almanya’ya göç eden göçmenler dil bilmeme sonucu iletişimsizlik, kentlileşme, yabancılaşma, gettolaşma, yabancı düşmanlığı,daha sonraki nesillerde kimlik bunalımı ve uyum (entegrasyon) gibi pek çok toplumsal sorunla karşı karşıya kalmışlar ve kalmaktadırlar.

Avrupa’da Türklerin yerleşik olmasnda etkili faktörler:

Geri dönenlerinTürkiye’de yaşadıkları olumsuzluklar

        1. Çocukların eğitimi
        2. Türkiyede yaşam ve iş kurmak için gereken birikimin sağlanamamış olması
        3. Türkiye’ye karşı artan oranda kültürel ve sosyal yabancılaşmadır.
        4. Türkiye’ye mekansal uzaklığı kısaltan teknolojik ilerleme ve

özellikle telekomünikasyon alanındaki gelişmeler özellikle Almanya
daki Türklere, göçün ilk yıllarında gecikmeli olarak ulaşan Türkiye
gündemini eş zamanlı olarak takip etme imkanını sağlamıştır.
2000 de dernek binasının alınması:

Almanya’daki Çepnililer
Şehir Hane Sayısı Yaşayanlar
Wuppertal 210 780
Münih 47 125
Augsburg 7 22
Memmingen 1 3
Landsberg 16 55
Weılheim 2 6
Frıdrichshafen 1 4
Ravensburg 6 21
Aalen 2 7
Darmstadt 1 3
Mannheım 1 3
Frankfurt 8 25
Köln 8 22
Gladbach 62 115
Duisburg 8 23
Dormagen 8 27
Herne 2 7
Gesenkirchen 1 3
Unna 2 6
Bielfeld 3 8
Braunschweıg 10 35
Rheda 12 34
Berlin 31 99
Hamburg 18 61
Bremen 2 7
Almanya toplam: ………………1501
Diğer ülkelerdeki nüfus:
Avusturya 23 73
İsviçre 2 4
Belçika 3 9
Fransa 5 16
Hollanda 48 155
Norveç 10 24
Danimarka 5 16
Avrupa’da yaşayan Çepnili sayısı : 1798 kişi

Göçün sonuçları:

Kültür şoku:
Nedenleri:
1) Kırsal kesimden sanayileşmiş, şehirleşmiş ortama geçiş
2) Yetersiz eğitim
3) Farklı kültür ortamı
Sonuçları: Göçmenler;
a) Kendi kabuklarına çekilme
b) Etnik gruplar oluşturma
c) Eğitim ve meslek eğitimi
4) Geri dönüş: Geri dönüşte en kötü etkilenen çocuklardır. Çocuklar yoğun bir şekilde dil problemi, adaptasyon sorunu ve eğitimlerini sürdürmede zorluklar yaşıyorlar.
5)Asimilasyon
a) Kimlik sorunu: Entegrasyon mu? Adaptasyon mu? Türkiye ile Almanya arasındaki en büyük anlaşmazlık budur. Almanlar entegrasyonu, Türkler adaptasyonu istemektedir.
b) Çok kültürlülük: Yabancı düşmanlığı: Gençler dışlanmakta, toplumsal olayların içine alınmamaktadırlar. Ananevi kültürel değerler, bu yüzden yapay şekilde yaşanmaktadır. Almanya’da 1970’ten sonra en kalabalık etnik grup haline gelen Türkleri 1980’den sonra yayılan yabancı düşmanlığının ana hedeflerinden biri haline getirdi.
1990’dan sonra bu düşmanlık ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. 1991 ve 1993 yıllarında Almanya’nın Mölln ve Solingen kentlerinde sekiz Türk vatandaşı kundaklama sonucu hayatını yitirmiştir.
c) Değişen aile yapısı: Ebeveynlerinden biri ya da ikisi göçmüş,
çocuklar büyükanne-büyükbaba yanında kalmışlardır. Daha sonra çocuk yardımı alabilmek için çocuklar da götürülmüştür. Bazen de baba çalışmaya devam etmekte, anne ve çocukları Türkiye’ye yollamakta ve çocuklarının Türkiye’de eğitimlerine devam etmesini istemektedir.Günümüz Avrupa’sı heterojen bir yapıya sahiptir. Göçmenler ise çok yönlü kimlikler oluşturmaktadırlar.
6) Ekonomik problemler: İşsizlik ve meslek edinme sorunları
Göçün kasabamız için sonuçları
Psikolojik açıdan: ayrılık acısı, kök ve bağlarını kaybetmek, yalnızlık,
yabancı olma, içe kapanma, vatan özlemi, iş kazaları, sosyal-psikolojik rahatsızlıklar
Sosyolojik açıdan: aile parçalanması, yeni statülerin oluşması, Almancı kavramı, dilde değişim, adet ve törelerin değişimi, giyim kuşamda değişim, Avrupa yaşam biçimi ve eğitim olanaklarından yararlanma
Demografik olarak: Nufusun azalması
Ekonomik olarak: Yurt dışındaki, özellikle Avrupa ülkelerindeki; ağırlık olarakta Almanya’da yaşayan Çepnililerin kasabamıza yatırmlrı yadsınamaz. Çepni Yem Fabrikası gibi bir yatırımın gerçekleştirilmesi kasabamız için bir yüz akıdır. Vatandaşın yatırdığı meblağ kesin bilinmemekle beraber yüz binlerce marktan sözedebiliriz. Ne yazıkki sürecin iyi idare edilememesi ve idarecilerimizin ekonomik ve yatırım bilgisinden yoksun olmaları sonucu fabrikadaki kasabalının hisseleri heba olmuş sıfırlanmıştır. (Yem Fabrikası konusunda ilerde bilgi verilecek)

İnanç Yapısı

Toplumların analizinde en karmaşık boyut inançtır. Bunun çok sebepleri vardır.
Bir batı ülkesinin inanç haritası çıkarılabilir ve bu harita uzun süre güncelliğini kaybetmez.

Peki, Anadolunun böyle bir haritası çıkarılabilir mi ? Ne yazık ki, hayır.
Bunun nedeni, Anadolu’da ki iç göçlerin sürekliliği ve çok yö