Sizlere anlatmak istediğimiz hikâye, bilmiyorum hikâye diyoruz ama; değil, köyümüzün, mahallemizin gerçek yaşanmışlıklarından yalnızca bir kesit…
Kasabamızdan herkes tanır Hasanağayı, nağmıdiğer Gavuroğlu Hasan’ı. Duvar ustası… Anadolu’da duvar ustası deyince akla Ermeniler gelir. Bu tesadüf değil, bakın meşhur saraylara, köşklere ustalarının çoğu, belki de tamamı Ermeni ustalardır. Bizim Hasanaga’da Ermeniydi. Bunun için ona ‘’Gavuroğlu ….’’ derler… Çekicini sallamadığı bahçe, ev duvarı çok azdır… Başka duvar ustası yok muydu koca köyde? Elbette vardı ama Hasanağayı ayrıcalıklı kılan, Ermeni olması değildi yalnız; taşı yontarken ağzından düşürmediği piposuydu da…Bildiğim kadarıyla köyde pipo içen başka kimse de yoktu.

Ve, kapı komşusu diğer Hasan; namıdiğer Çam Hasan. Duvar ustası değil, marangoz. Geçmiş sülalesinin hepsi marangoz. Babası Go Ali; armut ağcından düşen dişine diş yapmış, diz kapağından aşağısı kesilen bir ayağına üç tip (biri ahır için, biri normal köy için, biride şehire giderse (ayakkabı giyecek şekilde ve hareketli) takma ayak yapan biri. Peki, Hasan’ın Çamı nerden geliyor? Dervişalin Hasan; bak bu da Hasan; herkes tanır. Ali oğlu Hasan ona kapı-pencere yapar. Velakin parasını almaya gittiğinde Dervişalin Hasan yarına, haftaya diye ödemeyi uzatır… Artık yetti diyen Ali oğlu Hasan ‘’şu gün geliyorum parayı hazırla’’ der, demesine ama o günde alamaz. Ne yapsın? Döğüş kavga yok adamın kitabında… Eve gelir, baltayı keseri biler ve işe girişir. Ustanın tezgâhı evin önündedir. Ayrıca kerestelik çam tomrukta kayılı duruyor. Ali oğlu Hasan tomruğun birini alır, baltasıyla başlar yontmaya. Sanki her darbeyi Dervişalin Hasan’a vuruyormuş gibi o tomruğa bir girer ama ne giriş bu… Akşam olur, sabaha karşı gün doğmadan baltayı bırakır elinden; tomruğu istediği gibi yontmuş bitirmiştir… Hemen ahırdan sicimi almasıyla tomruğu eşeğe yükler, doğru Dervişalin Hasan’ın evine götürür. Ortalık sessiz ve karanlıktır… Sicimi tomruğa güzelce bağladıktan sonra tutar, çatal kapının tam ortasına asar. Kimseye görünmeden sessizce eşeği ile evine döner…

Sonra ne olmuş diyeceksiniz.
Ali oğlu Hasan sakin sakin evindedir. Dervişalin Hasan’da yatağından kalkıp avluya ininceye kadar sakindir; velakin, kafasını kaldırıp çatal kapıya asılmış adam suretindeki tomruğu görünce mık gibi çakılır kalır… O anki halini bilemeyiz ama, şoku atlatınca güneş tepeye gelmeden nefes nefese doğru Ali oğlu Hasan’ın evine gider. Ah Hasan aga, vah Hasan aga diye borcunun hepsini öder…Ve böylece Ali oğlu Hasan’ın adı olur ‘’Çam Hasan’’. Bunun için Ali oğlu Hasan’ın ustalığını anlatanlar ‘’ Çamdan adam yapardı’’ derler. O günden sonra Çam Hasan denince hangi Hasan olduğunu herkes bilir olur…
Evet, Hasanlarımız bunlar; Gavuroğlu Hasan; Hasan Çiftçi ve Çam Hasan; Hasan Temel…
Ve ben bu Çam Hasan’ın oğluyum.
Evlerimizin duvarı ortaktı Gavuroğu Hasan’la, yani Hasanağayla, biz böyle hitap ederdik; Hasanağa… Tandır evimizin duvarı ile onun eve giriş odasının duvarı aynıydı, ortaktı. Ortak olan yalnız yirmi santimlik kerpiç duvar mıydı? Hayır, çok şeyimiz ortaktı; aşımız, içinde yediğimiz sağan, su içtiğimiz maşrapa da ortaktı, ağaç kaşıklarımızdı sadece ayrı olan.
Bugün ne Gavuroğlu Hasan ne de Çam Hasan var fani dünyada…
Evimizin bir köşesinde hala o sağan ve maşrapa durur…
Ya ağaç kaşıklar …?
Hepsi kurtlandı, çürüdü; atıldı…
Geride hikayeleri kaldı yalnızca…
Birde pipo kaldı bana Hasanağadan, özel hatıra olarak…
Bindokuzyüzyetmişdokuzda Çayışkın(Şarkışla) Ortaokulunda öğretmendim. Piyasada sigarayı zor buluyorduk, yoktu. Tütün sarmaya başlamıştım, tekel tütünü. Öyle kuru olurdu ki sarması bir dert, içerken tütün boğazına gider bir dert… Yarısı boşa giderdi… Bir hafta sonu köydeyim, Hasanağa da geldi, ordan burdan konuşuyoruz. İzin istedim, başladım tabakadan tütün sarmaya. Hasanağa ‘’hoca bırak sarmayı, bekle beni’’ dedi gitti. Gülerek gelen Hasanağanın elinde ne var dersiniz, gerçekten bir sanat eseri pipo; hem de üstü kapaklı. Cebinden bir pakette tütün çıkarttı ‘’bana iyice bak’’ diyerek işleme başladı. Tütünün içinde olduğu paket delikli olurdu; dikkatlice paketi açtı başladı elek eler gibi sallamaya. Tütünün ufağı, tozu o deliklerden aşağı elendi. Üstte yalnız irileri kaldı ve onları benim tabakaya doldurup ‘’hoca pipoya bunları doldurup içeceksin’’ dedi… Ben dikkatlice ona bakıyor ve dinliyorum… Kendisi piponun kapağını açtı, doldurdu, yaktı. Duman iyice çıkmaya başlayınca kapağı yarım indirdi, sen devam et diye verdi…. Ve o günden sonra başladım Hasanağanın piposu ile tütün içmeye… Kapaklı pipoyu ilk hanımından olan büyük oğlu Ahmet Amerika’dan getirmişmiş; hatırası ile pipoyu hala saklarım…
Bugün insan düşünüyor da; yıllarca, nasıl olurda Ermeni ve Hıristiyan Hasanağa ile Türk ve Müslüman Çam Hasan birlikte, bir kardeş gibi; belki kardeşten de öte birbirleriyle aşını, acısını paylaşıp yaşamışlar, bir birlerinin kalbini kıracak bir kelam dahi etmemişler, çocuklarına da, biz – onlar diye telkinde bulunmamışlar; bunun sırrı neydi ? O günden bugüne ne değişti? Bugün birbirimize yabancı, düşman olduk, düşman ettiler de oyunu neden görüp bozamadık; sağan, maşrapa, pipo dile gelse konuşsa ne der; dinleyecek kadar insanlık, vicdan kaldı mı bizlerde…Bugün hem Gavuroğlu Hasan hem de Çam Hasan’ın mahallesi kendisi ile yüzleşebilir mi acaba ?
………….
İki evin bir avlusundaki geçmişe neden yolculuk yaptım biliyor musunuz?
Nedeni şu, anlatayım…
Rahmetli anacığım anlatmıştı bütün hikâyeyi… ‘’vah oğlum vaaah’’ diyerek başladı… ‘’Keleşin çektiği acıyı kimse çekmedi…’.
Keleş, Hasanağanın ikinci eşi. Ermeni kızı; kimlerden, dışardan mı bilmiyoruz. Anam ‘’ Keleşle sevkiyattan sonra evlenmiş’’ dedi.
İki çocukları olur, oğula Rıza, kızlarına Kadriye adını verirler.
Rıza büyür, Gemerekli Mita’nın kızı Yetay ile evlenir… Köyde ne yapsın mal yok, mülk yok; var olan toprak damlı iki göz oda, bir de Hasanağann taş yontma çekici.
Türkiye’yi terk ederler.
Kızları Kadriye’ye sıra gelir, anam ‘’Sülün gibiydi, insan bakmaya kıyamazdı’’ diye anlatmaya başladı; her cümlesinin başında derin bir nefes alıyor ve ‘’vaaah’’ çekiyordu…O günleri tekrardan yaşıyormuş gibi içinde acı hissederek anlatıyordu anacığım.
Bizim mahallenin güzel kızı Kadriye kendini göstermeye başlarken, üst mahallede de bir delikanlı vardır biraz çapkın; Hacı Bekirlerin Ferit derler adına… Birbirlerini severler, köy hali; araya büyükler girer, dünür gidilir, istenir ve Ferit ile Kadriye evlenir.

Günler geçer….
Dedik ya delikanlı biraz çapkın. Kadriye’nin üstüne başka bir kadına daha gönlünü kaptırır. Köy burası, yukarda öksürsen aşağıda duyulur derler ya, Ferit’in başka kadına gönül vermesini Kadriye’de öğrenir. Kadriye için zor günler, uykusuz geceler başlamıştır; kolay mıdır severek vardığı erkeğin başkasına gönül vermesini kabul etmek.
Her gün anası Keleş’in yanına gelir, dizine kapanır ağlarmış.
Anam anlatıyor, ’’ Vah, Ferit bir oynaş avradı severmiş. Kadriye gelip Keleşin dizinde ağladıkça Keleş, ‘’Kızım hırsız damda duruyor da sen niye içerde durmuyorsun, kendini yoruyorsun’’ derdi rahmetli; çok üzülürdü, Kadriye gidince başlardı kendi kendine ağlamaya…’’ .
Ve Ferit’le Kadriye’nin bir çocukları dünyaya gelir.
Kadriye evinde göz nuru kızı, evinin işleri ile uğraşırken Ferit’te malla, davarla uğraşmaktadır. Köyün geçim kaynağı nedir ki, tarım ve hayvancılık… İlkbaharda sürüsü varsa onun peşinde yaylaya çıkar, yazın reşberlikle uğraşır, öyle şehire gideyim de; çalışıp para kazanayım olayı yok. Her hane bir şekilde evinin çarkını dönderir…
İşte böyle günlerden biri…Yıl 1949. Aylardan mayıs, sürüler ağılda…
Ferit Öteaçede sürüsünün başında. Yalnızlıktan olsa gerek köye haber gönderir. ‘’Kadriye’ye söyleyin, koyunların kelekleriyle kızı alsın gelsin’’ der. Kadriye biner eşeğine, kelekleri heybesine, kızını da kucağına alır düşer yola…İki kızı gelmiş dünyaya, küçüğü altı aylıkken vefaat etmiştir…
Öteaçede Feridine kavuşması için Kızılırmağı geçecek…
Köprü yok o zamanlar. Tomruklardan yapmış derme çatma bir kayık. Sadigilin Halil, Kayıkçının Osman ve Yaşar Özağaç kayığın karşıdan karşıya geçiş işini yaparlar. Karşıya geçecekler hayvanlarıyla beraber kayığın üzerine binerler. İki taraflı iple çekilir kayık, üzerindekilerle.
Eşeğinin yuları elinde, yavrusu kucağında Feritin karısı Kadriye’de kıyıya gelmiştir. Karşıya geçmek isteyenler toplanmış kayıya binmeyi bekliyorlar, kimler yok ki… Sadiye Özağaç, Tahsin Özağaç, Yayla Özdemir, Atgüdenin karısı Keziban, Duranın kızı Haçca, Nuhun Dursunun karısı Rabia…
Kızılırmak yine hırçın mı hırçındır. Adeta kurban arıyordur kendine; acımasız avını beleyen sırtlan gibi pusuya yatmış. Kayığın kucağına gelmesini bekliyor… Anacığım içini çekerek ‘’ Vah oğum, içinemi doğdu Kadriyenin, ne işin vardı Öteaçede…’’ diye o günü yaşar gibi anlatıyor…
Yolcularını sırtına alan Kayık yüzmeye başlar, başlar da ırmağın ortasına gelince azgın dalgalar önünü keser. Kayıkçılar iplere sarılırlar ama güçler yetmez durdurmaya; kayık ters döner…Üzerindekilerin telaşını ve çığlıklarını kelimelerle anlatmak, dile getirmek mümkün değil; herkes canını kurtarmak için nasıl çırpınmışlardır Allah bilir…
Kudurmuş gibi akan dalgalar kayıktakilerin çoğunu adeta ‘’Ben sizi istemiyorum’’ dercesine kıyıya atar… Kızılırmak, istediklerini, kurbanını seçmiştir; Nuhun Dursun’un karısı Rabia ve iki kelekle kucağındaki yavrusunu Ferid’ine kavuşturmak isteyen Kadriye… Koparır bunları yolundan azgın dalgalar, kıyıya çıkanlar yardım edemezler; arkalarına bağırırlar. Ne bunların acı çığlıklarına kulak verir, ne de yalvarmalarına Kızılırmak; avını kapmış sırtlan gibi iki ana, bir yavruyu sürükler götürür… Gözden kaybolmuşlardır…
Köy sessizdir, millet işinde gücünde…
Anacığım ‘’ Aha burdaydım, ahırın önündeki haftın üzerinde oturuyordum oğlum. Neyse bir yorgunum ki, Hatıca üstümde sabah akşam doğcak. Birden aşağıdan bir bağırtı geldi. Nasıl bağrıyor, ortalığı yırtıyor. Geldiki, Yalnızlahın garısı Urhuya, yırtınıryor, ‘’Kayık devrildi Kadriye ırmağa gitti, yetişin’’ diye. Ben nasıl olduda baçenin duvarından yola atladımsa oraya yıkıldım kaldım oğlum. Banada bir ağrı geldi. bende bağırtıya çıkan Emineye ‘’çocuk geliyor’’ diye bağırmya başladım. Hatıca doğdu ama nideyim yandık oğlum yandık…’’
Ateş düştüğü yeri yakar derler…
Hasanağanın, Keleş ananın evine düşen ateş köye yayılır…
………………
Kaderleri böyle mi yazılmış bunların; Çam Hasan’ın kapı bir komşusu Gavuroğlu Hasan’ın ?Anlatmaya yüreğim yetmedi Keleş ananın Kadriye’den önceki ilk acısını…Bir kızı daha vardır, dört beş yaşlarında olsa gerek. Anacığım onun ismini bilmiyor…Hacelmin Osman’ın evinin olduğu yer dere yatağıdır, kayalardan gelen sel buradan cevizin dibine oradan dereye akar gider… Öyle bir gün yine bahar aylarından; yağmur ve sel…Keleş ananın yavrusu karşıya geçmek ister; bir tarafta yalnız, yanında kimse yok. Ama selin diğer tarafında eşeklerinin üzerinde bekleyen birileri var; davarcı kadınlar… Yavru beklemez, ille de geçecek. Adımını atar atmaz sel alır götürür; köyün altında bulurlar, ölmüştür… Anacığım bunu anlatırken göz yaşlarını tutamadı. Beddua ederek bir cümle kurdu ki… Birkaç kere sordum ‘’Anam doğru mu söylediğin, iyi düşün’’ diye… ‘’Oğlum yalan değil, inanmıyor musun?’’ dedi. Ne dediğini kendime saklıyorum, isyanlarımdan biridir bu…
………………..
Selde küçük yaştaki yavru, Kızılırmak’ta Kadriyesi ve torunu; üç kız evladı; kaderi böylemi yazılmış Keleş ananın…
Günler sonra Kadriye’nin naaşı Şahruh Köprüsü yakınlarında bulunur.

Naaşı köye getirilerek defnedilir. Kaç gün sonrada kızı bulunur. O da bulunduğu yere defnedilir…
………… o gün Çepni tarihine ‘’Kayığın battığı gün’’ olarak kaydedilir.
Ağıtlar yakılır, dizler dövülür ama hepsi nafile… Gidenler gelmez geriye…
Müşteriler geldi kayık yürüdü
Ortaya varmadan tahta kırıldı
Şu Çepniden bir çift gelin verildi
Gelin ağlayalım şu matem günü
Karalı rüyamı görmüştüm bilin
Gitmem diyemedim tutuldu dilim
Kurban mı verildi bu iki gelin
Gelin ağlayalım şu matem günü
Davara gitmezdim Ferit götürdü
Taktir böyleymiş tekbir getirdi
Zalım kayık nasıl vurdu batırdı
Gelin ağlayalım şu matem günü
Camiye açıldı bir küçük Pazar
Kadriyem sana değdi mi nazar
Nazlı yârim Kızılırmakta gezer
Gelin ağlayalım şu matem günü
Dalkıçlar cenazemi ararsa
Derin hoca kefenimi sararsa
Eğer anam beni sizden sorarsa
Gelin ağlayalım şu matem günü
Atik atik gider idi yoluna
Kara tülbent düşmüştü koluna
Kızılırmak çekmişti gölüne
Gelin ağlayalım şu matem günü
Irmak yolun bizim ele gitmez mi
Dalga vurup bir kenara atmaz mı
İkisine bir tek destan yetmez mi
Yeter dertli Mehmet uzatma bunu
Gelin ağlayalım şu matem günü.
………………………………
Kızılırmak göremedim kıyını
Duman çöktü göremedim boyunu
Eğer bulaydım bende yavrumu
Kurban ederdim sürüyünen koyunu
Kızılırmak parça parça olaydı
Taşını toprağını seller alaydı
Her parçan bir dağlarda kalaydı
Aldı Kızılırmak aldı gelini
Rabia dediler adını duydum
Köprüden ötede ölüsün buldum
Ben gitmez idim Feride uydum
Aldı Kızılırmak aldı gelini.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.