ÇEPNİ KASABASI TARİHİ – 3

YENİ DÖNEM, 1071

Her ne kadar kitabi tarih Anadolu’ya Türklerin gelişini 1071 olarak alsada bu ortalama bir tarih belirlemek amacı ile yapılmıştır. Çünkü, Türkmen / Yörük göçerlerin daha önceleri Anadolu’nun ortalarına kadar geldikleri, yerleşik halkla ticaret yaptıkları bilinmektedir.

Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol istilasıyla başlayan yeni süreç, Kayseri merkezli Eretna Devleti ( 1344 – 1380 ) ve arkasından Sivas merkezli Kadı Burhaneddin Ahmed Devletinin ( 1381 – 1398 ) kuruluşu; bu devletin de Yıldırım Beyazit tarafından yıkılmasıyla başlayan Osmanlı döneminin, Orta Anadoluda ki yapılanmaya etkisi çok önemlidir.

…….

ÇEPNİ’NİN DÜNÜ BUGÜNÜ

Genel olarak Çepni konusunda verilmiş birçok eser ve araştırma var. Ama, bütün bu araştırmalar içinde kasabamız Çepni’nin dünü, tarihi konusunda yeterli bilgi ve belge yok denecek kadar azdır. Veya vardır da ortaya çıkartılmamıştır.

Dolayısıyla tarihsel tesbitlerden ziyade bir yorum, analiz mantığı ile konuyu ele alacağız.

Şunu biliyoruz ki, ” yerleşiklerle göçerlerin entegre dönemi ve başlangıcı . 1000 – 1100 yılları” arasıdır.

Şimdiye kadar yapılan araştırmalardan da anlaşıldığı gibi kasabamızın bu entegre dönemini tamamlayıp, bugünkü merkezi yerleşik düzene kavuşması uzun sürmüştür.

Devamlı göç almış ve göç vermiştir.

Nüfusun esas unsurlarına ek olarak Malatya’ ( Hekimhan ) dan, Erzurum’dan, Kars’dan, Balkan’lar’dan göç almıştır. Hatta bu oluşum 1936′ ya (Mübadele) kadar sürmüştür.

Dolayısıyla araştırmamızın ana teması olan ” kasabamızın dünü ve bugünü ” çalışmasında, ( buna bir tesbit denemesi de diyebiliriz) ”göçerler” in kendine has özellikleri ile, yerleşim sürecinin uzunluğu bizleri zorlamaktadır.

Burada ”Göçer” olmanın tarihsel süreçte kalıtsal etkisi varmıdır, varsa nedir?”, bu soru önemlidir.

Neden zorlandığımızın temel esprisi buradadır.

Göçebe dünyası

Tarih yazmak hem zor, hemde tartışmaya en açık bir çalışmadır. Zordur, çünkü olaylar durmuyor, zamanla sınırlı değil. Devamla yeni oluşum ve gelişmeler ekleniyor.

Burada tartışma ve eleştirilerden olayın gerçek boyutlarını saptırmayacak tek etken; değerlendirmelerin, analizlerin kanıtsal unsurlar üzerine inşa edilmesidir.

Kanıtsal temelleri sağlam olan tarih fenomenlerinin, belirleyici ve gelecek kuşaklara öğretici etkisi daima olumlu olacaktır.

Elbeteki olayların oluş anındaki toplumsal algılamalar, hassasiyetler önemlidir. Hatta kullanılan dilin dahi bu anlatımları şekillendirdği yatsınamaz. Sonraki zamanlarda aynı olaylar, bu sefer belki aynı mekanda fakat değişmiş sosyal, kültürel kazanımlar ışığında değerlendirilecektir.

Bir olay ve bu olayın değişik zamanlarda, birden fazla farklı yorumları. Bu da tarihçilerin işinin ne kadar zor olduğunu gösterir.

Bir diğer tarih yazmak olgusuna gelince, bu da kalıtsal temelleri bulunmayan olayların tarihidir.

Bugün, azınmayacak kadar çok kanıtsal realitelerden yoksun tarih yazıtlarını görmek mümkündür.

Sırası gelmişken burada bir tesbiti yaparak, alışılmışın dışında bir kavram düzeltmesinide yapalım.

Kalıtsal temeli olmayan anlatımlara ”tarih” yerini ‘‘hikaye” veya ”toplumsal hikaye” dememiz daha doğru olur.

Burada bir kavram kargaşası vardır. Hikayeler, kanıtsallaşmaya başladığı an tarih olarak ifade edilirler.

……….

İşte, Anadolunun dünden bugüne gelen sürecin de, hem kalıtsal anlatımlar var, hem de kalıtsallıktan uzak, bazan mekanı dahi belli olmayan zafer veya yenilgi, acı veya sevinç içeren hikayeler var.

Genelde de, Türk kökenli göçerlerin Anadolu maceraları kanıtsal değil, şifahidir. Yani rivayetlere dayanır.

Anadoluya gelen adına ”Yörük”, ”Türkmen” dediğimiz, esasta aynı olan fakat değişik adlandırılan toplulukların da bir yazılı yani kanıtsal tarihleri yok, şifahi yani rivayete dayanan hikayeleri vardır.

……….

Peki neden göçebelerin yazılı, kanıtsal kaynakları yoktur ?

Adı üzerinde göçebe, göçer. Devamlı hareket halindedirler. Bu hareketlilik uğraşlarına parelel olarak yön değiştirir. Hayvancılıkla uğraşanlar, daha iyi otlak bulmak için hareket halindedirler.

Yine kendilerini savunmak durumundadırlar. En iyi savunma ortamını sağlayacak mekan bulmak için hareket halindedirler.

Bu hareketlilik ve devamlı yer değiştirmeler süreci elbette bazılarının dağılmasınıda getirmiştir.

Bazanda birliktelikler ayrışmıştır.

Göçebeler bu maceralarını, hikayelerini kuşaktan kuşağa sözel olarak aktarmışlardır.

Atasözlerin, deyişlerin, destanların kaynağının genelde göçebe toplumlarında oluşumu tesadüf değildir. Bu göç sürecinin değişken ve çeşitliliği doğal olarak tecrübe inliğini getirmiş, bu da dilden dile, nesilden nesile aktarılarak özleştirilmiştir.

Bu anlatımlar da doğal olarak mekan değişimlerine, sosyal kaynaşma veya çözülmelere, başların, beylerin değişmelerine parelel olarak değişmiştir.

Ayrıca bu anlatızengmların nasıl oluştuğunun yanısıra anlatan, aktaran kişilerin konumlarıda bu bilgilerin yeterliliği ve doğruluğunu etkiler.

Yani hala günümüzde anlatılan Anadolu hikayelerinin çoğu gerçekte anlatıldığı şekilde bir yaşanmışlık değildir.

……

Ne yazık ki bu toplumsal hikaye süreci 1769 e kadar sürmüştür. NEDEN ?

Ilk basımevi, Avrupada engizasyon mahkemelerinden kaçıp İstanbul’a gelen Yahudilerden Samuel İbn Nahmias kardeşlerce 1493 de açılmıştır.

Fakat bu basımevinde Tevrat ve dieğer dini kitaplar basılırken, haram diye Kuran ve benzeri Osmanlıca hiç bir kitap basılmamıştır.

1727 ‘de, Lale Devri’nin verdiği şatafatlıktan yararlanan İbrahim Müteferika İstabbulda ilk yerli basımevini kurar. İlk basıla eser, Kitab-ı Lugat- ı Vankulu ( Vankulu Sözlüğü )dır.

1769’da arka arkaya açılan matbalarla da, o güne kadar şifahi olan bütün anlatımlar yazıya dökülür.

Kısaca Türk tarihi 1769’da şifahilikten kitabiliğe gecmiştir.

Burada sorumuzu tekrarlıyalım.

Göçer olmanın tarihsel süreçte kalıtsal etkisi varmıdır ?

Göçerler genelde okur – yazar değillerdir. Ama onlarında bir edebiyatı oluşmuştur.Bu ağırlıklı olarak sözlü edebiyattır.

Okur-yazar olanlarda yaşanmışlıklarını, öğüt ve sözlerini çamur ve taş tabletlere yazmışlardır. Büyük taşlara işlemişlerdir. Bundan dolayı, yer değiştirmelerde bu yazıtları beraberlerinde götürmemişler veya götürememişler. O belde de var olan yaşanmışlık, yine orada bırakılmıştır.

Göçerler için her yeni yurt, yeni bir başlangıçtır diyebiliriz.

Bunlardan dolayıdır ki, yalnız kasabanın tarihi değil Anadolu’nun tarihi ağırlık olarak kanıtsal değil, şifahidir.

(Devam edecek)

Bir cevap yazın